Yazı dizisi
Hazırlayan: Binali Efe
Alevi kavramı
Günümüzde kullandığımız “Alevilik” kavramı ilk defa 19 yy sonlarına doğru kullanılmaya başlandı. Bu kavramdan önce tüm Alevileri içine alan bir tanımlama yoktu. Bunun öncesinde Aleviler Bahtiniler, Haydariler, Kızılbaşlar, tahtacılar, Sıraçlar, Bektaşiler gibi bir etnik veya tarikat kimliği ile anılırlardı.
Alevilik nedir?
Tabiri caiz ise, Alevilik adeta muz gibi tadı yiyene göre değişir bir kavram oldu. Bu teşbihe bilim insanları, Sünniler, ilericiler ve Alevlilerin kendileri de dâhil. Herkesin kendisine göre bir Alevilik tanımlaması olması bir taraftan rahatsızlık verse de, öbür taraftan bunun normal olduğunu düşünmemiz gerekir. Tarihinde hiç örgütlenme olanağı bulamamış ve adeta yasak bir din gibi kendisini koruma güdüsüyle gizlemek konumunda kalmış Alevilik. İnancını bile doğru dürüst yazılı hale getirememiş, sadece sosyal ilişkilere ve sözlü tarih aktarımına kodlayarak günümüze kadar gelmeyi başarmıştır. Bu başarı hiç de azımsanacak, küçümsenecek bir durum değildir. Tam tersine övünülmesi gereken bir büyük başarıdır. Cem, Dedelik, Müsahiblik ve bir çok diğer alevi kurumları sayesinde Alevilik günümüze kadar gelmeyi başardığını hiçbir zaman unutmamak gerekir.
Alevilik var olan insani inançları ve insani tüm düşüncelerden az veya çok etkilendiği bir gerçektir. Ama bu gerçek Aleviliğin eklektik (sağdan soldan, derme çatma) bir inanış anlamına gelmemelidir ve doğru da değildir. Bu açıdan baktığımızda hiçbir inanç özgün olamaz. İslam dinine yakından baktığımızda Arapların eski dini sabilik’in Hıristiyanlık ve Yahudiliğin etkilerini görmek mümkün. Yani her inanış ve düşünce başka inanç ve düşüncelerden etkilenmesi kadar doğal bir durum yok. Bu Alevilik içinde geçerlidir. Bu bağlamda Alevilik birçok farklı inanç ve düşünceden beslenmiş ama bunu kendi potasında özgün bir inanç olarak gerçekleştirmiştir. Demin yukarda saydığımız Aleviliğin temel örgütlenmesinin ögeleri başka hangi inançlarda var? Veya Alevilikte olduğu gibi bir işleve sahiptirler? Tersinden soru sorarak da Aleviliğin özgün bir inanç olduğunun sonucuna varmakta mümkün: Alevilik sadece 12 İmam sevgisi midir? Bunun cevabının hayır olduğunu herkes bilir! Ya da Alevilik sadece Cem tutmak semah dönmek midir? Bu örekleri sayısız düzeyde çoğaltabiliriz.
Alevilik tek tanrılı dinlerden de beslenmiş her üç tek tanrılı dinden de etkilenmiş. Şamanlıktan da etkilenmiş, Zerdüştilikden de. Vahted-i Vücud, tasavvufdan da etkilenmiş, Şiilikten de. Ahmed-i Yesevi’dende etkilenmiş, Beyazit-i Bistami’den de! Bunun ters bir tarafı yok, olmamalıdır da. Hazreti Ali, 12 İmamlar, Hacı Bektaşi Veli, Pir Sultan gibi yolumuzun ve izleğimizin pirleri ve yöneverenlerinin ayrı yeri var ve bunlara özel bir muhabbet her Alevi can da sabittir.

İnsani olan güzel her şeyden etkilenmek ve kendisinden olmayanı ötekileştirmeyen bir anlayış belki de Aleviliği bütün diğer inançlardan farklı kılan en önemli özellik olsa gerek. Herkes Tanrıyı her yerde bulabilir ama onun evinin insanın kalbinde olduğundan en emin olan inanç hiç şüphesiz Aleviliktir. Alevilik evrensel bir inanç olarak insan sevgisini temel alır ama insanı insan kılan tüm evrene ve doğaya derin bir muhabbet besler. 12 İmam nezdinde haksızlığa ve züllüme kaşı durmayı bir yüce erdem sayar! Semah dönerek tüm evrendeki nesnelerin bir birine çekim yasası ile bağlı yörüngeler içinde dönen ve birbiri için sonsuz bir var olma yüceliğini sembolize eder. Ayla dünyamızın, dünyamızla güneşin bir yörüngede daireler çizerek bir birinden kopamadıkları gibi! Bu sır ve bütünlüklü inanç özgünlüğü ancak ve sadece Alevilikte vardır!
Bu çerçevede Aleviliğin temel esasları bellidir. Bu esasların etrafındaki tüm diğer öğeler yöreden yöreye, hatta köyden köye farklılaşır. Bu farklılıklar bizim zenginliğimizdir, bizim zayıflığımız olarak algılanmasına müsaade etmemek lazım. Devlet büyükleri ve birçok Sünni ileri gelenlerinin bu tali düzeydeki farklılıklarımızı, derme çatma, ya da sapkın bir inanç taşıdığımız şeklinde yorulmaları kasıtlıdır. Tartışmaya değmez, ama biz Alevilerin bu farklılıklarımızın ne anlama geldiğinin bilincinde olmalıyız.
Bunun bilincinde olduğumuz orana da bunlar sorun olmaktan çıkar. Biz ne Hıristiyan’ın kilisesine, ne Sünni’nin camisine imreniriz, ama ne de onlara karşı bir kinimiz vardır. Biz cemimiz ve cemaatimizle memnunuz. Bizim tek sıkıntımız hala kendisini Kaf dağında gören, burunu havavalı İslam ehli olmakla böbürlenen otoriterlerin bizi kendileriyle eşit görmemeleri, Cem evlerimizi ibadethaneler olarak kabul etmek istememeleri. Onların istedikleri Cem evlerimizin minaresiz cami haline getirilmesidir ki, Aleviler buna izin vermeyeceklerdir.
Bektaşiler, Kızılbaşlar ve Osmanlı Devleti
Osmanlı devletinin Alevilerle ilgili sorunlu ve tedricen olmuştur. II. Mahmut’a kadar Bektaşilik Osmanlı Devletinin belkemiği olan Padişahın Yeniçeri Ordusu’nun öğretisi idi. Bektaşi Ocağı bu bakımdan doğrudan Osmanlı Devletinin içindeydi diyebiliriz. Ama mesela Kızılbaşlar olarak o zaman daha çok yoksul köy Alevilerini teşkil edenler Osmanlının tüm tarihi boyunca ezilmiş, kıyıma uğramış ve sürekli ötekileştirilmiştir.
Buna karşılık da Kızılbaş kökenli ayaklanmalar nerdeyse tüm Osmanlı dönemini kapsar, Celali isyanlarından Şah Kulu isyanı gibi onlarca isyan ve kıyım yaşanmıştır. Ve işin ilginç yanı bu isyanların hepsi, Bektaşi öğretisi ve inancıyla yetişen Yeniçeriler vasıtayla bastırılmıştır. Kırsal alandaki yoksul Kızılbaşlar Osmanlı zulmünden kurtulmak için Safeviler veya Iran Devleti’ne yakın durmakları Osmanlıların Kızılbaşları kâfirden de daha kötü daha aşağı mertebeye koymaları ve sürekli yok etmeye çalışmaların en büyük sebebi olsa gerek. Bunu Sünni İslam otoriteleri tarafından pekiştirilmemsine özel imtina gösterilerek aynı zamanda geniş Sünni halk kesiminin de kışkırtılması sağlanmıştır. “Mum söndü” veya “bunlar ana baba tanımaz” gibi iftiralar daha çok devlet içindeki şeyhülislam kökenli din otoriterleri tarafından dönemlerde bilinçli olarak yaygınlaştırılmış bilinçli propaganda ve kışkırtmalardır.
İttihat Terakki ve Bektaşiler
18 ve 19 yy da Fransız Devriminden etkilenen Osmanlı aydınları Türk ulusalcısı bir çizgiye doğru kaymaya başlarken devlet ve toplum içinde çok güçlü olan Sünni din unsurunun engeline karşı mücadele de zorlanıyorlardı. Bunun için Bektaşileri kendilerine yakın hissediyorlardı. Aynı zamanda dağıtılan Yeniçeri Ocağı ile birlikte Bektaşilerin devlet içindeki gücünün sıfır noktasına tepki olarak Bektaşi aydınları yeni gelişmekte olan Türk milliyetçiliğine kendilerini yakın hissediyorlardı. İttihat ve Terakki geleneğinde Bektaşilerin yoğun olmasının arkasında asıl nedenler bunlar olsa gerek.
Cumhuriyet ve Aleviler
Cumhuriyet’in kurulması sırasında Bektaşiler İttihat ve Terakki’nin bir devamı olan Mustafa Kemal hareketini desteklemekle kalmadılar bizzat güçleri oranında içinde oludular.
Bu sürece sadece Bektaşiler değil, bugün Alevilik kavramı altında tabir ettiğimiz tüm diğer unsurlar, Tahtacılar, Sıraçlarvsvb tüm kır kökenli kesimler cumhuriyet mefkûresine ve Mustafa Kemal hareketine açık sempati göstermekle kalmadılar, bizzat taraf olarak mücadelenin içinde oldular. Aleviler Cumhuriyet’e ve Mustafa. Kemal hareketine bin yıllık zulmün nihayet sona ermesi olarak baktılar.
Aleviler ve Atatürk
Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Aleviler uzun bir süre ne olacağının beklentisi içine girdiler. Ama görünen o ki her ne kadar Atatürk Alevilere “özel bir muhabbet” duymuş olsa da, Alevilerin özlük haklarına bir yakınlık göstermediği idi. Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasını Aleviler hararetle Atatürk gibi savundular ve kendi Tekkelerinin kapatılmasından dolayı en ufak bir gocunma duymadılar.
Daha sonra bizzat Atatürk’ün denetimi altında Diyanet Kurumu oluşturuldu. Elbette Atatürk’ün bu kurumu oluşturmaya iten sebepler anlaşılır. Ama bunun faturası hiç şüphesiz biz Alevilere çıktığı hiçbir şekilde inkâr edilmeyecek düzeyde bugün 90 küsur yıl sonra geriye baktığımızda görmemiz mümkündür. Atatürk Sünni gericiliğin bir devlet kurumu olmadan denetlenemeyeceğini düşünerek Diyaneti kurdurdu. Dini gericilik bu şekilde “laik” bir devlet içinde ıslah edilecekti. Bugün iki bakımdan bu stratejinin tutmadığını gözlemlemek durumundayız. Birincisi; ilkesel olarak Laik bir devlet içinde bizzat devlet dini bir kurum oluşturması yanlış ve inandırıcı olamaz. İkincisi; oluşturulan Diyanet Kurumu ile birlikte bütün Sünni kesim kendisini orda örgütlü olarak tıpkı Osmanlıda olduğu gibi var edebilme imkânına kavuşmuş oldu. Aleviler ve diğer inanç kesimleri otomatikman bunun dışında kalmakla kalmayıp, örgütlü olmaları yasaklanmış oluyordu.
Alevilerin bu gelişmeler karşısında üç ciddi engelleri vardı. Bunlar:
1.II. Mahmut’tan buyana örgütlü değillerdi
2.Bektaşiler ile diğer alevi unsurları arasında organik bir bağ hala oluşmamış
3.Cumhuriyetle birlikte Sünnilerle tamamen eşitleneceklerini ve makbul vatandaş konumuna geleceklerin, ayrıca Atatürk böyle düşünmüş ise mutlaka bir bildiği vardır ve kendilerini açıkta bırakmayacaklarına dair kanaatleri vardı.
Tarih boyu dışlanmış ve Bektaşiler dışında örgütsüz olan Aleviler bu gelişmeler karşısında en ufak bir reaksiyon göstermeden devletin bu yeni oluşumuna ses çıkarmadılar. Ve işin enteresan yani sürekli olarak Cumhuriyet Devleti sahiden Laik yani dine müdahale etmeyen bir kurummuş gibi inandılar.
Atatürk sonrası Alevilik
Diyanet kurumu arkasında kocaman Türkiye Cumhuriyeti’nin desteği ile sürekli gelişti ve tıpkı Osmanlıda olduğu gibi Alevilik sadece ötekileştirilmekle kalmadı ona karşı mücadele edilmesi gereken bir sapkın din olarak Altan alta işledi. Diyanet için Aleviler “ancak hak dini İslam’a” (Sünni İslam kast ediliyor burada) kazandırılması gereken unsurlar olarak değerlendiriliyordu. Aleviyim demek için insanların mangal gibi yüreği olması gerekiyordu ya da birçok şeyi göze alması gerekiyordu. Hiçbir devlet kurumunda ve Orduda, Aleviliğini inkar etmeden yükselmenizin hiçbir olanağı yoktu.
Alevilerin özellikle de kır kökenlileri cumhuriyetle birlikte 40’lı yıllardan itibaren gelişen ve değişen ekonomik koşullar içinde artık yerlerini yurtlarını terk ederek şehirleşme sürecine girdiler.
1960’da dünya çapındaki antiemperyalist uyanışın Türkiye’ye ye yansıması TİP, TBP ve daha Gençlik hareketi olarak ortaya çıktı. O dönemlerde TBP (Türkiye Birlik Partisi) sağlam durmayı becerebilseydi beklide Aleviler sadece sol ve sosyalist hareket içinde kalmayacak, kendi örgütlü halini geliştirebilecekti. Ama ne yazık ki, Birlik partisinin 8 Milletvekilinin önemli sayısı o dönemde hükümet kuramayan Demirel’in AP transfer oldular. Bu durum geniş alevi yığınları içinde büyük bir hayal kırıklığı yaratarak, farklı örgütlenmeye olan inançlarının yitirilmesine neden oldu.
80’li Yıllarda Alevi Örgütlenmesi
Solun ve sosyalistlerin içinde örgütlenmiş ve onlara büyük destek vermiş aleviler de 12 Eylül’de diğer sol gibi yenildi ve Alevilere çok acılar çektirildi. Din dersleri zorunlu hale getirildi, Alevilerin Sünnileştirilme projesine daha çok hız verilerek, Alevi köylerine cami yaptırılması normalleştirildi.
Bu koşullar altında Türkiye ve Avrupa’daki önde gelen alevi önderleri kendi örgütlerini hızla kurmaya ve geliştirmeye başladı. Bu örgütlenme çabaları hızla kendi kimliğini araştırma, tartışma ve geliştirme olarak kendisini dayattı. Kısa süre içinde Alevilikle ilgili sayısız kitap ve araştırma ortaya çıktı. Alevilik sadece Aleviler arasında değil nerdeyse bütün dünyada tartışılan bir konu olarak gündeme geldi. Alevi inancı ve haklarının Türkiye’deki egemen güçler tarafından tanımaması sorgulanır hale geldi.
Alevi Örgütlenmesinin Boyutu
Bugün Alevilik rahatça tartışılan bir konu ve Alevi olmak artık korkulan bir kimlik olmaktan çıktı. Alevilerin üstünden attıkları bu ölü toprağı başka nedenleri olsa da hiç şüphesiz her şeyden önce Alevilerin örgütlenmesi sayesinde olmuştur.
Alevilerin en büyük kazanımı bu olmuştur. Ve bu kazanımın bilincinde olduğumuz oranda şu anda var olan Alevi örgütlenmesinin düzeyinden memnun olmayacağız, çünkü bunun bilincinde olan Alevi potansiyelinin bu ülkede çok daha güçlü olduğunu görür. Alevi örgütlenmesinin hedefi, sadece ibadet, gelenek göreneklerimizin devam ettirmekle olamaz. Alevi örgütlenmesi sadece politika yapanın bir alanı değil ya da politikaya girmenin bir kaldıracı değil, bundan da öte Türkiye’deki politik hayatı doğrudan etkileyen ve var olan partilerin Alevilik konusunda şapkalarını önüne koyup derin derin düşünmelerine neden olmalıdır.
Örgütün en büyük sıkıntısı karizmatik liderin yokluğudur
Fakat Alevi örgütlenmesinin aktörlerinin de görmesi ve düşünmesi gereken önemli birkaç şey. 1990 yıllardan başlayıp çıtası her gün biraz daha yükselen örgütlenmenin, son bir yılı aşkın süredir mücadele seyri ve başarısı hızla inişe geçmiştir. Siyasi partiler benzeri; iç çekişmeler, delege oyunları, seçim hileleri, mücadele yöntemlerinin ve stratejilerinin günün şartlarının gerisinde kalması. Derneklerin, Vakıfların ve Cem evlerinin içinin amaca uygun doldurulmaması, Alevilerin inançlarının geleceğe taşınması açısından riskli ve tehlikeli bir sürecin başladığının göstergesidir. Öyle ki; 12 Haziran seçimlerine birkaç gün kalmasına rağmen, Alevi Örgütlenmesinin önderleri seçimler ile ilgili tavır belirleyememişlerdir. Alevilere bir seçenek sunamamışlardır. Hâlbuki bu tür zamanlarda ‘seçeneksizlik, en kötü seçenektir.’ Çünkü koca koca örgütlerin Genel Başkanlarının çoğu kendi örgütlerinin başında (ya da Alevilik davasının hizmetinde) olmayı değil bir partinin milletvekili olmayı seçmişlerdir. Tek tek il ve ilçelerdeki örgütlenmeler yâda şubelerin çoğunda ise Belediyelerden bir makam kapabilmek için adeta yerel yönetimlerin şubeleri gibi çalışmaya başlamışlar ve Alevilerin sorunları ile ilgilenmek rafa kaldırılmıştır. Alevi örgütlenmesi: ‘siyaset yapmak ile siyasetin malzemesi olmak’ arasındaki ince farkı görmedikçe, arka bahçe olmaya ve çoğu siyasi partinin cirit atacağı ‘meyvesi bol ama sahipsiz’ bağ konumundan kurtulamayacaktır.
Kısacası Türkiye’de politik hayat Alevilerin daha güçlü örgütlenmesi sayesinde yeniden şekillenmelidir. Ancak biz o zaman Alevi örgütlenmesi asli görevini ve amacını yerine getirdi diyebileceğiz.
Sonuç olarak
60 yıldan beri süren hızlı şehirleşmeyle birlikte Aleviliğin otantik dokusu doğal olarak bozuldu. Kent yaşamının getirdiği çalışma ve sosyal ilişki biçimine uygun olarak Alevilik kendisini yeniden uyarlamak sorunuyla karşı karşıyadır. Ama daha bu işin başında olduğumuzu unutmamalıyız. Bunun için şu anda Cem evleri etrafındaki örgütlenmelerimiz hayli sıkıntılı bir durum arz etmesi bizi hayal kırıklığına uğratmamalıdır. Bunları süreç içinde daha bilinçli bir şekilde ve edindiğimiz tecrübeler sayesinde aşmalıyız. Yeter ki bizi Sünnileştirmek ve ya kandilleştirmekten vazgeçmek istemeyen devlet erkânına karşı uyanık olmalı, içinde yaşadığımız kapitalist ilişkilere uyum sağlayalım derken dejenere olmayalım.
Çocuklarımıza, gençlerimize inanç ve kültür mirasımızı daha özgün şekilde devrede bilmemiz yetmez. Bundan da öte onların yaşadığımız kent yaşamının yeni koşullarında ve globalleşen dünya şartlarında Aleviliğin evrensel boyutunu hem tarihsel hem günümüz çerçevesinde geliştirip güçlendirmelerinin zeminini yaratmalıyız.
|