Bir deniz kenti olan Antalya’da denizlerdeki av sezonu 15 Nisan’da kapanırken, aynı gün turizim sezonu başlıyor. Balıkçılara “sen dur”, denilirken, tur teknelerine “sen başla” deniliyor.

HER YIL TEKRARLANAN KISIR DÖNGÜ

Antalya’da yaklaşık 700 balıkçı teknesi var. Buna karşın aynı denizi kullanan 1200 tur teknesi bulunuyor. Deniz avcılığa kapanırken, milyonlarca ziyaretçidan oluşan başka türlü bir insan baskısına açılıyor. Farklı üreme dönemi ve ekosistemlere sahip olan Akdeniz ve Karadeniz ve aynı gün başlayan av yasağı da, koruma çabasının bilimsel temelli ve bütüncül olmaktan uzak gösteriyor. Her yıl tekrarlanan bu kısır döngü, sadece büyük çöküşün ertelenmesine neden oluyor.

DENİZLERİMİZ TARLA GİBİ NADASA BIRAKILIYOR

Denizlerdeki av yasağı 15 Nisan itibari ile başladı. 31 Ağustos tarihine kadar devam edecek olan uygulaması ile, bir anlamda ‘tarla’ gibi kullanılan denizlerimiz nadasa bırakılıyor. Bu yolla, “ürün” olarak görülen deniz canlılarının üreme dönemlerinin tamamlanması, denizlerdeki biyoçeşitliliğin korunması ve balık stoklarının sürdürülebilirliği hedefleniyor. Ancak bütün bunlar, resmi söylemin içinde yer alan temenniler olmaktan öteye gitmiyor.

KORUMA ALGISIYLA KENDİMİZİ AVUTUYORUZ

Her yıl tekrar eden bu döngü şöyle yaşanıyor: Av sezonu kapanıyor, denetim rakamları açıklanıyor, cezalar kesiliyor ve kamuoyuna “denizler korunuyor” mesajı veriliyor. Oysa sahadaki gerçeklik bu anlatının çok dışında bir yerde duruyor. Üç tarafı denizlerle çevrili olan, bir de iç denize sahip Türkiye’deki bu coğrafi tanım klişesine tezat olarak son yıllarda denizlerdeki balık stokları giderek azalırken kafes balıkçılığının üretimdeki payı artıyor. Bunda en büyük nedenlerden biri, denetim ekosistemleri ile ilgili yönetim sorunları.

AV BASKISI SORUNUN SADECE BİR PARÇASI

Balıkların üreme döneminde alınan yasaklar elbette önemli ancak, türlerin üreyebileceği ekosistemleri korumadan tek başına bir anlam ifade etmiyor. Yaşamsal önemdeki deniz ekosistemleri, yalnızca balıkçılık baskısı ya da av yasağı ile şekillenmiyor. Kıyılardaki ölçüsüz yapılaşma, turizm kaynaklı insan baskısı, karada başlayan kirlilik, atık deşarjları ve habitat kaybı gibi çok sayıda faktör, balık stoklarının geleceğini belirliyor.

ANTALYA’DA DENİZ TURİZME TAHSİSLİ

Bir deniz kenti olan Antalya’da bu baskılar daha belirgin hale geliyor. Deniz kullanımında turizmin ve rekreasyon anlayışının belirleyici olduğu Antalya’da, balıkçılık dar bir alana sıkışmış durumda. Kentin tarihi merkezinde yer alan Kaleiçi Yat Limanı’ndaki balıkçılar, şehir dışında inşa edilen balıkçı barınağına taşındı. Tarihi ‘iskeleyi’ yatlara kaptıran balıkçılar, kendileri için inşa edildiği söylenen barınağı da tur tekneleri ile paylaşmak zorunda.

BALIK AVI BİTERKEN DÖVİZ AVI BAŞLIYOR

İşin özeti denizi yönetirken de, balıkçı yönetirken de merkezde turizmin belirleyici olduğu görülüyor. Bu, 642 km sahil şeridine sahip olan Antalya gibi bir kentte denize bakışın özeti gibi duruyor. Kara ile deniz arasında bir geçiş ekosistemi olan kıyılar, üzerine oteller, restoranlar, kafeler ve büfeler inşa edilebilecek; şezlong şemsiye konularak kumsaldan para toplanabilecek bir alan olarak görülüyor.

DENİZ BİTTİĞİNDE TURİZM DE BİTECEK

Kıyıların bir turizm imgesi olarak pazarlanmasının geçmişi çok eski sayılmaz. Ancak son yıllarda özellikle Türkiye gibi Akdeniz ülkelerinde bu durum denizi tam anlamıyla turizm merkezli bir alan haline dönüştürdü. Kuşkusuz turizim bu konuda çok önemli bir faaliyet alanı ancak uzun vadede, ‘deniz bittiğinde’, varlığını buna indirgeyen turizmin de sonunu getirecek bir kısır döngü.

Adrasan Tekneler

15 NİSAN: DENİZDE BİR SON BİR BAŞLANGIÇ

Denizleri korumak karadan başlar. Yalnızca av yasağına indirgenmiş bu kısır döngü, tam da bu mevsimde şu manzarayı ortaya koyuyor: 15 Nisan’da denizlerde av yasağı başlarken, aynı gün Turizm Haftası da başlıyor. Bir başka deyişle, biyoçeşitliliği korumak için balık avlamak yasaklanırken, o balığın yaşadığı ekosisteme başka türlü bir müdahale serbest bırakılıyor. Antalya özelinden bakarsak, balık avı yasağı bitene kadar 30 milyona yakın insanın kıyısında ya da içinde devindiği bir deniz ekosistemi ile başbaşa kalınıyor. Deniz canlıları rahat rahat huzur içinde üreye bilsinler diye nadasa bırakılan deniz ekosistemi; 15 Nisan itibari ile başka türlü bir insan faaliyetinin alanı haline geliyor. Bu kez avlanan balık değil, doğrudan döviz ya da para. Av sezonu yeniden başlayacağı zaman da turizm sezonunun ‘düşük yoğunluklu’ dönemi başlıyor, bir süre sonra da bitiyor.

İKİ DENİZ, İKİ FARKLI EKOSİSTEM

Bu tabloya bakınca, denizlerdeki av yasağının bilimsel gerçeklikten kopuk ve farklı iklim tipi ve ekosistemlere sahip olan Türkiye kıyılarında tek tip bir uygulama olduğu görülüyor. Örneğin Karadeniz ile Akdeniz’in ekosistemleri, su sıcaklığı, üreme dönemleri ve tür çeşitliliği birbirinden farklı olmasına rağmen, her iki deniz içinde av yasağı aynı takvime göre işletiliyor.

Mersinli Balıkçılardan Bereketli Sezon (3)

ÜRETİM VE COĞRAFİ TAKVİM FARKI

Karadaki tarımsal üretimde, örneğin İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde Nisan’da hasat edilen kiraz, yüksek rakımlı Konya’nın Hadim ilçesinde daha yeni çiçeklenmeye başlıyor. Bu, Anadolu coğrafyasının kendine has özelliğinden kaynaklanıyor. Denizlerde durum çok farklı sayılmaz.

BİLİMSEL DEĞİL, MERKEZİ YAKLAŞIM

Karadeniz’de üreyen bir tür ile Akdeniz’deki aynı türün biyolojik takvimi birbirine uymuyor. Buna rağmen her iki deniz için aynı yasak dönemlerinin uygulanması, bazı bölgelerde gereksiz kısıtlamalara, bazı bölgelerde ise yetersiz korumaya yol açıyor. Bu da denizlerle ilgili yönetimin bilimsel veriye değil, merkezi ve genelleştirilmiş bir anlayışa dayandığına işaret ediyor.

GERÇEKLER BAŞKA YARATILAN ALGI BAŞKA

Antalya gibi Akdeniz ekosistemine sahip bir bölgede, yerel biyolojik döngüler dikkate alınmadan uygulanan bu politikaların, sürdürülebilirlik sağlamak yerine, yalnızca sürdürülebilirlik algısı üretmeyi sağlıyor. Günü kurtarmaya yarayan bu algı, uzun vadede çok daha büyük sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor.

EZBER VE ETİKETÇİLİK

Denizi sadece bir yüzey ekosistemi olarak görmek, turizm öncelikli yönetim anlayışının sonucu. Etiketçi bir yaklaşım olan ve daha çok turistik cazibeye yönelik öne çıkarılan mavi bayrak gibi, tam da av sezonu ile çakışan turizim haftası dönemlerinde kıyılarda yapılan ezberlenmiş “temizlik” faaliyetleri de de özenle temizlenmiş sahillere insanları davet etmek üzerine dolaşıma sokuluyor.

Balıkçı Barınağı Kıyı

BÜTÜNCÜL YÖNETİM EKSİKLİĞİ

Oysa deniz sadece kıyı ve yüzeyden ibaret değil, birbirine sıkı sıkıya bağlı parçalardan oluşan devasa bir ekosistem. Çok da hassas olan bu ekosistemin bütüncül bir yönetim anlayışıyla alınması önemli. Antalya gibi deniz turizminin öne çıktığı kentlerde en çok eksikliğini hissettiğimiz konu tam da bu bütüncül yönetim anlayışı.

BALIKÇIYA ‘DUR’, TURİZMCİYE ‘GEÇ’ DEMEK

Balıkçıya dur demek denizi korumak için tek başına yeterli bir çözüm değil. Bilimsel temele dayanan bütüncül planlama ve yönetim, karadan başlayan kirlilikle etkin mücadele ve caydırıcı yaptırımlar olmadan sadece büyük sorunu ertelemiş oluyoruz. Sorumlu kurumlar aracılığı ile yapılan çalışmaların sonuçlarının, erişilebilir ve kamuoyu gündemine şeffaflıkla aktarılabilir olması da çok önemli.

ORMAN YANARKEN AĞAÇ KESMEYİ YASAKLAMAK

Eğer bir ormanda büyük bir yangın varsa, sadece ağaç kesimini yasaklamak o ormanı korumaya yetmez. Su kaynakları yok olmuşsa, iklim krizi ortadaysa, orman kontrolsüz bir şekilde yapılaşıyor, madenciliğin tahribatı altındaysa tek başına ağaç kesim yasağıyla sonuç almak mümkün değildir.

YAPILAN SADECE FATURAYLA YÜZLEŞMEYİ ERTELEMEK

Bu kısır döngüden kurtulamadığımı sürece; her 15 Nisan’da aynı cümlelerle yapılan aynı açıklamaları duymaya devam edeceğiz. Sonuç ise değişmeyecek: Denizlerimizi koruyormuş gibi yapacağız ancak sadece bütüncül olarak korunamamış bir deniz ekosisteminin yaratacağı ağır faturayla yüzleşmeyi geciktirmiş olacağız…

Kaynak: ANTALYA KÖRFEZ GAZETESİ-YUSUF YAVUZ