Türkiye’de turizmin ve tarımın başkenti olan Antalya’da bir süredir su kaynakları, nehir yatakları ve deniz kirlilik alarmı veriyor. Aslında bu yıllardır büyüyen bir sorun. Devletin ilgili kurumlarının hazırlamış olduğu raporlarda, nehir havzalarının kirliliği, atıksu arıtma tesislerinin yetersizliği, yeraltı sularının ölçüsüzce tüketimi ve katı atık yönetimindeki zafiyetler açıkça dile getiriliyor ve önlem alınması isteniyor.

Su, tıpkı insan vücudunun dolaşım sistemi gibi bir sistemde döngüsünü sürdürüyor. Nehir havzaları bu sistemin damarları gibi. Türkiye’nin coğrafi özelliklerinden dolayı 25 havzası var. Antalya havzası da bunlardan biri. Bu, irili ufaklı yaklaşık 6 bin dere ile beslenen yüzlerce nehir anlamına geliyor. Her su havzasında onlarca nehir, yüzlerce dere ve çay var. Coğrafyanın atar, toplar ve kılcal damarları olan dereler, nehirler ve çaylar denizleri ve okyanusları besliyor. Bu nehirler olmasaydı bugün Akdeniz çok daha tuzlu belki de bir Ölüdeniz olarak kalacaktı. Nehirler olmasaydı, Karadeniz soframıza gelen her dört balıktan üçünü sağlayacak yaşam koşullarına sahip olmayacaktı.

TOPRAĞA VE SUYA NE VERİRSENİZ SİZE ONU GERİ VERİR

Nehirler denizlere oksijen ve yaşam taşıdı. Ancak son çeyrek yüzyılda tatlı suyun taşıdığı yalnızca yaşam değildi. Nehir havzalarında giderek artan pestisit, herbisit ve plastik kullanımı önce toprağı ardından suyu etkiledi. Toprağa ve suya ne verirseniz size onu geri verir. Bazen katlanarak artar geri verdikleri. Bu çarpan etkisi ile büyüyen sorun kazandıkça kaybedilen bir kısır döngüye dönüşür.

KIYI OVALARINDA PLASTİK İSTİLASI

Bugün alüvyon ovaların neredeyse tamamında örtü altı tarım yapılıyor. Sadece kıyı ovaları değil yüksek kesimlerdeki yayla niteliğinde bulunan ovalar da kabaca seracılık dediğimiz, plastik ve tarımsal zehir kullanımının yüksek olduğu bu üretim modelinin baskısı altında. Güney sahillerinde başlayan bu üretim, önce yüksek platolardaki üreticileri sahil ovalarına çekti, ardından da doğrudan bu model yaylaları kuşattı. Kamunun desteğiyle sürdürülen bu üretim modeli, su havzalarının kılcal damarlarına kadar ulaştı. Tohumda, gübrede ve tarımsal zehirlerde üreticiyi tekellere bağımlı kılan ve monokültür tarımı teşvik eden bu üretim biçimi aynı zamanda çeşitliliğin sınırlanmasına neden oldu.

PLASTİK 50 YILDA TÜM HAYATI KUŞATTI

Plastik, bu topraklara 1950’li yıllardan sonra girmeye başladı. Önce sanayi üretimi için hammadde ithalatı ile giren plastik, zamanla yerli üretime evrildi. 1970’li yıllarda oyuncak bebeklerden, günlük kullanımdaki birçok mutfak eşyası plastikten üretilmeye başlandı. Anadolu kırsalında, rengarenk plastik leğenlerin yüzlerce yıllık bakır kaplarla takas edildiği yılların ardından 1980’lerde pazar filesinin yerini naylon poşetler almaya başladı. Plastik poşetin yayılma hızı inanılmazdı, başlangıçta büyük bir çözüm gibi sunulan her şey gibi hızlıca gündelik hayatın bütün alanlarını kuşattı.

PET ŞİŞEYE GİREN SU BİR DAHA ÇIKAMADI

Aynı dönemde (1984), plastik şişelerde ‘sağlıklı’ ve ‘lezzetli’ sloganlarıyla satışa sunulan sular, suyun ticarileşmesi yönünde atılan adımların öncüsü oldu. O yıllarda belediyeciliğin kötü bir sınav verdiği dönemler yaşanıyordu. Ardı ardına yaşanan darbe ve muhtıralar, ambargo ve karaborsa gündelik hayatın bir parçası olmuştu. Zaten köhnemiş olan su dağıtımı sistemleri verimli çalışmıyor, altyapı yetersiz ve sağlık açısından riskler barındıran eskimiş borular ile evlere ulaşan sular sık sık kesiliyordu.

OZANLARIN DİLİNDEN SUYA DÜŞEN DİZELER

Kırşehirli halk ozanı Şemsi Yastıman, 1970’de yayımladığı bir 45’likte, belediyeyi uzaylılara şikayet eden hiciv dolu şiirleri ile halkın sorunlarını dile getirmiştir:

“Uzaylılar hoş geldiniz

Belediye var mı sizde?

Hamdolsun bu yoktur bizde

Elektrik su krizde

Uzaylılar hoş geldiniz”

‘NEYLEYİM DENİZİ, IRMAK İSTİYOM’

Memleketinin sularını, şifalı kaplıcalarını ve ırmaklarını da anlattığı ‘Memleket Hasreti’ şiirinde ise Şemsi Yastıman şöyle seslenir:

“Görür m-ola bu fakirin gözleri

Delice Çay'ını, berrak özleri

Kıssıkkaya serinledir bizleri…

Neyleyim denizi, ırmak istiyom.”

NEHİR HAVZALARININ EN YAYGIN TÜRÜ PLASTİK OLDU!

Tıpkı Kırşehirli Şemsi Yastıman gibi Anadolu’nun dört bir yanında ozanlar, aşıklar ve gönlünü bu coğrafyaya veren nice gönül insanı gözelere, derelere, çaylara ve göllere şiirler yazıp türküler yaktı. Bugün içinden sular geçen nice şiir ve türkü ile zengin bir külliyata sahibiz. Ancak o türküler yakılan, şiirler söylenen sular son 40 yılda, sanki aynı coğrafyadan taşınmış, aynı insanların torunları kıyısında yaşamıyormuş gibi bir hoyratlıkla ağır bir hastalığa tutuldu. Dereler, çaylar, nehirler birer atık deposuna dönüştü. 1980’lerde hayatımıza giren naylon poşetler, nehir vadilerinin en baskın türü haline geldi. Yeni sürgün vermiş bir çınar fidanı, çiçeklenmiş bir ılgın dalı, suyun parlattığı kocaman bir çay taşı, ya da kıyıyı tutan söğüt ağaçları; nehir vadilerinde ve derelerde hemen her bitki ve ağacın dalına tutunmuş, lime lime parçalanmış naylon poşet ve türlü plastik atıklar. Sanki uzaydan inmiş ve tüm su havzalarını işgal etmiş bir virüs gibi son 40 yılda hızla yayıldı.

TÜRK’ÜN PLASTİKLE İMTİHANI

Gübre torbaları, su şişeleri, tarımsal zehir ambalajları, plastik poşet, tabak, kaşık, çatal, bardak, ambalaj atıkları ve aklınıza gelebilecek ne varsa hepsi insan eliyle bir zamanlar adına türküler yakılıp şiirler yazılan nehir havzalarını istila etmiş durumda. Son 50 yılda yeterince tartışamadığımız, neden sonuç ilişkisi kuramadığımız ve toplum olarak başarısız olduğumuz alanlardan bir tanesi de bu; plastikle sınavımız. En ağır savaşlardan, ateşle imtihan olarak çıkmış olan bu toplumun plastikle verdi sınavda şimdilik sınıfta kalması başka bir trajedimiz olarak tarihe kaydoluyor.

KIRSAL NÜFUS KENTE YIĞILDI, KENTLER PLASTİĞE BOĞULDU

Bunu yalnızca kırsalda, nehir havzalarında değil şehirlerde de yönetemiyoruz. Plastiğin gündelik hayatımıza giriş ve yayılış hızıyla, nüfusun hızla kentlere yığılarak kırsalın boşalma hızı birbiriyle yarışırcasına gelişti. Köyde çöp kavramı yoktu, organik olan her şey gübreye dönüşüyordu. Poşet değil, torba vardı. Plastik ambalajlar değil, heybe, çuval, harar vardı. Nüfusun %70’inin kırsalda yaşadığı bir ülkede, son 40 yılda kırsal nüfus yaklaşık %10’lara düştü. TÜİK verilerine göre Türkiye’de köy ve beldelerde yaşayan nüfusun oranı %6,4 olarak kaydediliyor. Büyükşehir Yasası ile 2012’den itibaren ‘mahalle’ statüsüne geçirilen 16 bin köyün ne kadarı gerçekten çağdaş kentsel hizmetlerden yararlanabiliyor, ne kadarının altyapı ve imar sorunları çözülmüş elimizde net bir veri yok. Ancak çıplak gözle görebildiğimiz bir gerçeklik var ki; 16 bin köyün yaşamında değişen tek şey, beton, plastik ve plansız yapılaşma artışı olduğu. Yerel yönetimler durmaksızın bu kısır döngü plastik desteği sağlıyor. Görünürde iyi niyetli ve üreticiyi desteklemeye yönelik bir çaba gibi görünse de, her yıl tonlarca sera naylonu özellikle güney bölgesindeki büyükşehirlerde üreticilere destek olarak veriliyor.

‘KOLAY’ SANILANIN YARATTIĞI ZORLUK

Bugün İskenderun ile Çanakkale arasındaki kıyı ovalarının büyük kısmı naylon seralarla kaplı. Geçmişte kullanılan camın yerini artık tamamen naylon almış durumda. Kısa ömürlü olan bu sera naylonlarının atık yönetimi ile ilgili yeterince çalışma yapılmış değil. Kimi yerde yakılarak yok edilmeye çalışıldığı da biliniyor. Yeni bir malzeme kolaylık diye sunularak dolaşıma sokulduğunda bunun nelere yol açabileceği hesaba katılmıyor. Plastik ve türevleri de böyle oldu.

TEMİZLEDİKÇE KİRLENEN COĞRAFYA

Sorun sadece plastik değil elbette ama bu hızlı dolaşıma giren ve yaygın olan bir örnek. Bugün yeraltı sularından yüzey sularına, göllerden denizlere uzanan bir kirlilikle karşı karşıyayız. Toprakta başlayan kirlilik hızlıca suya ulaşıyor. Özellikle Antalya gibi karstik bir coğrafyada ise taş bile bu kirliliği hızlıca ileten bir araç olabiliyor. Yüksek rakımlı bir yaylada kullanılan tarımsal zehirler ya da plastik atıklar Akdeniz’e kolayca ulaşabiliyor. Bazen yüzey sularıyla, bazen yeraltı sularına karışarak. Su kirliliği konusunda bu kısır döngüden kurtulacak adımlar atılması yerine; kirliliğin sonuçlarını görünmez hale getirme çabası olduğunu görüyoruz. Turizm yapılan sahillerde deniz yüzeyindeki çöpleri veya plastik atıkları toplamak bir çözüm gibi görülse de bu sadece sorunu ertelemeye yarıyor. Çünkü kirlilik ana kaynağından denize ulaşmaya devam ediyor. “Biz 20 ton deniz çöpü topladık” dediğiniz gün, bunun daha fazlası kirletici kaynaklardan denize ulaşmaya devam ediyor.

DENİZDE KİRLİLİK DE TEMİZLİK DE KARADAN BAŞLAR

Atık yönetimi ve su koruma çalışmaları havza boyutunda ele alınması gereken projeler. Bir nehrin kaynağından denize ulaşıncaya kadar geçtiği hafızayı bütüncül olarak koruyamazsanız, denizi asla koruyamazsınız. Yeraltı suyu kaynaklarını bütüncül olarak koruyamazsanız, denizi asla koruyamazsınız. Karasal alanda, kentlerde, endüstriyel alanlarda atık yönetimini sağlıklı biçimde yürütemezseniz bunun semptomları denizde karşınıza çıkar. Siz denize ne verirseniz, size onu çoğaltarak geri verir. Siz toprağa ne verirseniz size onu çoğaltarak geri verir. Son yıllarda toprağa ve suya yönelik müdahale ve baskıların bizi getirdiği yer, görünenin çok ötesinde bir tehlikeye işaret ediyor. İçilebilir su kaynakları yönünden birçok ülkeye göre hala fena olmayan bir durumdayız. Ancak bu hoyratlık mevcuttaki içilebilir su kaynaklarımızı da ellerimizle içilemez hale getirdiğimiz bir sonuca doğru sürüklüyor bizi.

SUYU TEMİZLEMEK KAMUNUN LÜTFU MU?

Konunun bir de yasal ve mevzuat boyutu var. Suyu koruyan çok sayıda yasal düzenleme var. Daha doğrusu koruması gereken demeli. Ancak uygulamada bu mevzuatın ne kadar sağlıklı işlediği tartışma konusu. İlgili bakanlıklar ve yerel yönetimler suyun korunmasıyla ilgili yasal sorumluluğa sahip. Peki bu sorumluluk kamuoyuna bir lütüfmuş gibi sunulabilir mi? Elbette hayır!

‘GÖREV VE SORUMLULUK HALKLA İLİŞKİLER ARACI MI?’

Geçtiğimiz hafta Antalya’nın içme suyu kaynaklarından biri olan Döşemealtı ilçesindeki Kırkgöz su kaynağında kamu kurumları eliyle bir temizlik yapıldı. Denizlerin ve su kaynaklarının kirliliğinin gündemde olduğu bir dönemde, Antalya Valiliği bünyesinde oluşturulan Mavi Akdeniz İnisiyatifi çatısı altında yapılan temizlik çalışması, hem büyükşehir belediyesi, hem de tarım orman il müdürlüğü tarafından sosyal medyada paylaşılarak, “su kaynaklarımızı hep birlikte koruyoruz” mesajı verildi. Oysa bu kurumların en başta gelen sorumluluğu, bu su kaynaklarının kirletilmesini sağlamak. Bu konuda tedbirler almak.

‘HALKIMIZ PİS, NE YAPALIM BİZ!’

Verilen görüntülerde, son 10-15 yıldır tekrar eden bir döngü söz konusuydu: Su kaynağının içerisindeki çöpler, her türlü atık malzeme ve bunların toplanıp bir yere yığılarak etrafında basın için topluca verilen fotoğraflar. Geriye dönük bir arşiv taraması yaparsanız, kirlilik sorununun her gündeme geldiği dönemde benzer etkinliklerin tekrarlandığını görürsünüz. Fotoğraflar aynı, yapılan işlemler aynı, uyarı ve açıklamalar aynı. Kamu kurumlarının geneline hakim olan bir anlayış her fırsatta benzer argümanı dile getirir: “Halkımız pis, ne yapalım biz!”

TOPU TACA ATMAK VE BİTMEYEN KISIR DÖNGÜ

Bu bitmeyen bir kısır döngü. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: İlgili kurumlar coğrafyanın büyüklüğüne ve görev sahasının genişliğine vurgu yaparak arada topu halka atıyor. Yapılan etkinliklerde farkındalık yaratma çabası öne çıkıyor. Halk ise ilgili kamu kurumlarının görevini yeterince yapmadığını savunuyor. Ancak sorun ortada duruyor ve giderek daha da ağırlaşıyor. Tüm bu kısır döngünün ortasında, sorumluluğu topluca dışarıya atmak da hızla yaygınlaşıyor. Deniz kirliliğini tek başına Suriye’den atılan çöplere ya da doğu Akdeniz akıntısına bağlamak, sorunun büyük kısmını görmezden gelmeye yol açıyor. Sorunu çözmek için geri dönüşümü teşvik etmek, kısır döngüyü besleyen bir sisteme dönüşüyor. Geri dönüşüm sonsuz değil ve “nasıl olsa dönüştürülüyor” rahatlığı ile daha fazla plastik üretimini teşvik ederek daha fazla plastik ürünün dolaşıma girmesine neden oluyor.

DEVLET İNİSİYATİFLE DEĞİL, YASALARLA İŞLER

Günümüz dünyasında tek başına ne kamu kurumları bu sorunun altından kalkabiliyor ne de sivil toplum ve gönüllü halk toplulukları. Bu, bütünüyle el birliği içinde çözülmesi gereken bir sorun. Ancak kamu kurumları sivil toplum gibi davranmaktan vazgeçmeli. Çünkü devlet insiyatif alan değil, doğrudan yetkili olandır. Kamu kurumlarının sorumlu oldukları bir konuyu lütüf gibi sunmaları ve yapılan işleri halkla ilişkiler aracı haline getirmeleri bir yere kadar kabul edilebilir. Ancak mevcuttaki durum o aşamayı çoktan geçmiş. Su kaynakları, yüzey suları ve deniz alarm veriyor!

KAMU KURUMLARININ SORUMLULUĞU

Büyükşehir belediyeleri ve bağlı su ve kanalizasyon idareleri (ASKİ, İSKİ, ASAT vb.), içme ve kullanma suyu sağlanan yerüstü ve yeraltı su havzalarının kalite ve miktar olarak korunmasından, havza koruma planlarının hazırlanmasından ve bu alanlardaki kirlilik denetimlerinin yürütülmesinden birinci derecede sorumludur.

SUYU KORUMAK ONLARIN ÖNCELİKLİ GÖREVİ

İl Tarım ve Orman Müdürlükleri, bağlı oldukları Tarım ve Orman Bakanlığı politikaları çerçevesinde su havzalarındaki tarımsal kirliliği önlemek, tarımsal sulamayı denetlemek ve il bazlı su koruma planlarının yerelde uygulamasını sağlamakla görevlidir. İl Su Kurulları: Valilik başkanlığında toplanan il su kurullarına katılarak havza yönetim ve koruma planlarının yereldeki uygulamasına destek verir. Bakanlıkça hazırlanan nehir havzası ve içme suyu koruma planlarının il sınırları içinde takibini yapar. Tarımda kullanılan gübre ve tarım ilaçlarının su kaynaklarını kirletmesini önlemek için denetimler yapar. Tarımsal faaliyetlerin su kalitesine etkisini izler ve riskli alanları raporlar. Baraj gölleri ve havzalardaki balık üretimi ile avcılık faaliyetlerini ilgili yönetmelik esaslarına göre denetler ve izin süreçlerine görüş bildirir. Su yüzeyinde ve mutlak koruma alanlarında akaryakıtlı araç veya yapılaşma yasaklarının tarlalar ve kırsal alanlar üzerindeki takibini sağlar.

TAŞRADA EN ÖNEMLİ YETKİ DSİ’DE

Devlet Su İşleri (DSİ) Bölge Müdürlükleri, 167 sayılı Yeraltı Suları Kanunu ve 6200 sayılı DSİ Teşkilat Kanunu uyarınca yeraltı ve yüzey sularının aranması, tahsisi, korunması, miktar bazında denetlenmesi ve kaçak kullanımların önlenmesinde idari ve teknik yetkiye sahip en yetkili taşra birimleridir.

ÇEVRE BAKANLIĞI'NIN SUYU KORUMA GÖREVİ

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlükleri, su havzalarının miktar ve kalite açısından korunması, kirliliğin önlenmesi, alıcı ortam standartlarının uygulanması, havza bazlı planların takibi ve çevresel denetimlerin gerçekleştirilmesinden sorumlu yetkili taşra teşkilatıdır. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği il müdürlükleri ayrıca kıyı ve deniz alanlarında kirliliğin önlenmesi, imar planlarına uygunluğun denetlenmesi, kaçak yapılaşma ve plaj işgallerine müdahale edilmesi ile kıyı temizliği ve güvenliği gibi hususlarda bakanlık adına taşra denetimi ve yetki uygulaması yürütür.

GEMİ KAYNAKLI KİRLİLİK VE DENETİM YETKİSİ DEVRİ

Büyükşehir belediyeleri; 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve 2872 sayılı Çevre Kanunu kapsamında kıyı ve deniz ekosistemini korumak, atık kabul tesisleri kurmak/kurdurmakla görevlidir. Gemi kaynaklı kirlilik denetimi ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yetki devri yapılan ve sertifikalı "Deniz Kirliliği Denetçisi" istihdam eden büyükşehir belediyelerinde yürütülür. Bakanlık tarafından yetki devri yapılan iki büyükşehir belediyesinden biri Antalya Büyükşehir Belediyesi, diğeri Mersin Büyükşehir Belediyesidir.

SORUNUN BOYUTUNU GÖRMEK İÇİN SOMUT VERİ GEREKİR

Mevzuat gereği ilgili kurumlara verilen yetkiler, sıradan vatandaşların elinde olmayan büyük bir kamusal gücü de barındırıyor. Devletin olanaklarını harekete geçirebilme yetkisi ve gücü, sorunun ne ölçüde tespit edilebildiği ile de ilgili. Öncelik belirlemede elimizdeki veriler çok önemli. Ölçme ve değerlendirmenin olmadığı yerde, somut veri de yoktur. Bu durumda öncelik belirleyemezsiniz. Ancak sorun gelip kapıya dayandığı zaman, görünen alanda çözüm üretme çabasına girersiniz ve kamu kaynaklarını, personeli bu kısır döngünün sürüp gitmesi için boşuna harcarsınız. Elinizde somut veri yoksa, “araştırmalarımız devam ediyor” dersiniz ve topu taca atan açıklamalar yaparak durumu geçiştirmeye çalışırsınız. Rüzgâra, havaya, dalgaya fatura kesmek birkaç günlüğüne sizi kurtarır ama sorunu çözmez. Antalya’da son dönemde yaşanan tam da budur. Öncelikle su kaynaklarının kirletilmesini önleme sorumluluğu bulunan kurumların, sorun her gündeme geldiğinde göstermelik temizlik yapıp bunu da bir halkla ilişkiler faaliyetine dönüştürerek kamuoyuna bir lütüf gibi sunması, tekrar başa dönme işaretidir. Buradan çıkmanın tek yolu, mevzuatı harfiyen uygulamak ve kamudaki liyakat sistemine geri dönmekten geçiyor…

Kaynak: ANTALYA KÖRFEZ GAZETESİ-YUSUF YAVUZ