Uzunca bir süredir Türkiye’nin en değerli yanı, en zayıf yanı haline getiriliyor. Üç kıtanın iklim özelliklerini tek başına barındıran bu güzel coğrafyada tropik bir bitki olan çay yapraklarının üzerine kar düşer. Kuzeydoğu Anadolu’da, Iğdır ovasında bir sıcak iklim bitkisi olan pamuk yetiştirilir. Artvin’de zeytin, İzmir’de kiraz yetişir. Urfa’da çöl varanı, Sivas’ta vaşak, Antalya’da Anadolu kaplanı yaşar. 

BİR KENTTE ÜÇ ÜLKENİN COĞRAFYASINI BULMAK

Isparta’da küçük bir Yeni Zelanda coğrafyası, orta boy bir Moğolistan bozkırı, büyük bir İsviçre-İtalya coğrafyası, gölleri görülebilir. Akdeniz iklimi gider Kayseri’nin, Tokat’ın vadilerine sokulur; bin bir çeşit bitki, canlıya yaşam verir. Kafkaslardan adım adım Karadeniz’i dolaşan Sarıçam ağaçları Çorum’u, Ankara’yı, Kırıkkale’yi dolanır, sanki Kızılırmak’a eşlik edercesine Orta Anadolu coğrafyasını kucaklayıp Samsun’a doğru uzanır. 

TOROSLAR’IN BİR YANI AKDENİZ, BİR YANI İRAN-TURAN

Dünyada iki yamacında iki ayrı iklim tipi yaşanırken, zirvelerinde üçüncü bir iklim ekosistemini barındıran başka bir dağ silsilesi yoktur, Toroslar kadar. Antalya Beydağları’nın güneyindeki sahillerde Akdeniz iklimi yaşanırken, Şubat’ta anemonlar açar. Sahilden yarım saatlik yolculukla Beydağlarının kuzeyindeki bozkırlara ulaştığınızda İran-Turan ikliminin hâkim olduğu coğrafyada kadife çiçekli iri gelincikler, hazeranların arasında iri buğday başakları karşılar. Dağın 1500 rakımlı yamaçlarından 3 bin metreyi aşan zirvelerine doğru yükseldikçe Avrupa-Sibirya iklimine adapte olmuş türlerden Alpin dağ kuşağı bitkilerine dokuna dokuna adımlarsınız Toroslar’ı. 

HİTİTLERDEN BU YANA EKMEK YENİLİP SU İÇİLEN TOPRAKLAR

Bir yanı deniz, bir yanı nice kralları, imparatorları tarihe gömmüş, buğdaya ve koyuna türkü yakmış bereketli topraklar. Bir yanı türlü türlü balık, bir yanı heybetli sedir ve çamların göğe yükseldiği zümrüt ormanlar. Dağlardan denizlere doğru neşeli çocuklar gibi koşarcasına inen ak köpüklü sular, onlarca nehir, yüzlerce dere. Bir yanı ekmek, bir su. Bu yüzden bu güzel toprakların 3 bin yıl önceki sakinleri olan Hititler geleceğe mektuplar gibi bıraktıkları tabletlerde “ekmeği yiyeceksiniz, suyu da içeceksiniz” diye yazdı.

DENİZ KAVİMLERİ GELDİ, ÇÖL KAVİMLERİ GELDİ, DAĞ KAVİMLERİ GELDİ

Binlerce yıl Hititlerin bu öğüdünü tuttu Anadolu insanı. Toprağa buğday ekti, dağların suyunu içti ve tıpkı kayalara işlenen rölyeflerdeki gibi tanrılara şükranını sunup üzerinde yaşadığı coğrafyayı kutsadı durdu. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi bal kavanozuna üşüşen sinekler gibi geldiler; kuzeyden, güneyden, doğudan ve batıdan. Deniz kavimleri geldi, çöl kavimleri geldi, dağ kavimleri geldi, bozkır kavimleri geldi… 

Antalya sahillerinde yüzlercesi kıyıya vurmuştu... Gitmelerine az kaldı Antalya sahillerinde yüzlercesi kıyıya vurmuştu... Gitmelerine az kaldı

GÖÇMEN DENİZANALARI GİBİ BEREKETE KOŞUŞAN CANLAR

Tıpkı her Şubat’ta Akdeniz’in doğusundan besin bulmak için Torosların nehirlerinin denize indirdiği organik maddelere üşüşen göçmen denizanaları gibi geldiler. Coğrafya böyledir; insanı da, balığı da, kuşu da göçmen denizanaları gibi ekmek derdine düşüp toplu halde dalgalara kapılır ve ansızın çıkar gelir. Coğrafya böyledir; yuvası bozuldukça bozacak yeni yuva arar yaşam zincirinin halkaları. 

Denizanaları Ağlara Yakalandı

KENDİ TOPRAĞINDA HEM DESTAN HEM DE TRAJEDİ OLAN İNSAN

Anadolu coğrafyası durmaksızın göç aldı ve her gelen hem yıktı, hem yaptı. Hem taş taş üstüne koymadı, hem taşı taş üstüne koydu. Hem yağmaladı, hem yağmacıdan savundu. Hem ihanet etti, hem ihanet edene bedelini ödetti. Hem uğruna öldü, hem de kendi eliyle öldürdü bu güzel toprakların ruhunu. Kendi toprağında hem destandı, hem trajedi. Hem yakıp yıktı elleriyle, hem de yeşertti yakmadığı zamanlarda. Bu yaman çelişkimiz aynı göğüsten emzirilen ikiz kardeşler gibi benliğimizi sarıp durdu binlerce yıldır. Bu yüzden hem yarası, hem de merhemi olduk bu toprakların. 
Uzunca bir süredir tam da bu çelişkinin ortasında yaşıyoruz. Hem üzerinde yaşadığımız coğrafyayı kendi ellerimizle parça parça kesiyor, hem de açtığımız yaraları kapatmayan çalışıyoruz, nafile bir çabayla. 

ÜLKE COĞRAFYASININ KİLOSU 75 KURUŞTAN ÇİN’E SATILIRKEN

Artık uğruna öldüğümüz dağlarımızı, ormanlarımızı, bozkırlarımızı kesip kesip kilosu 75 kuruştan Çin’e, Hindistan’a, ABD’ye, Araplara satıyoruz. Dağlara düşen kar tanelerini, iğne ucu gibi milyonlarca boşluktan süzüp pınarlardan, gözelerden bir şifa gibi sunan devasa bir karstik coğrafyayı bir uçtan bir uca elmas tellerle kesip dev kamyonlara yükleyerek tonu 750 liradan satıyoruz uzun süredir. Sattığımız taş değil sadece, bir coğrafyanın hafızası. Tetis okyanusundan Akdeniz’e, Alplerden Himalayalara, mercanlardan istiridyelere koca bir coğrafyanın hafızası. 200 milyon yıllık bir öykünün son 10 bin yılında toparlanıp ayağa kalkan insan, kendisiyle birlikte tüm canlılara yaşam veren coğrafyayı parça parça satıyor. Homo sapiens, aklını kullanan, bilge insan demek. Oysa olup bitenlere baktığımızda, bindiği dalı kesmekle meşgul olan Sapiens’in torunlarının ne aklını kullandığını ne de bilgelikten bir iz taşıdığını söylemek imkânsız.  

BİR YILLIK DOĞAL TAŞ İHRACATINDAN TOPLAMI 1,9 MİLYAR DOLAR

İstanbul Maden İhracatçıları Birliği (İMİB) tarafından hazırlanan değerlendirme raporunda, Türkiye’nin 2023 yılındaki doğal taş ihracatı 6,3 milyon ton oldu. Mermer, traverten gibi ürünleri blok ya da işlenmiş olarak ihraç eden Türkiye 2023 yılında elde ettiği doğal taş geliri 1,9 milyar Dolar oldu. Türkiye dağını taşını kesip sattığı Çin ve Hindistan’dan tarım ürünü, ABD’den badem ve ceviz ithal ederek her yıl yüzlerce milyon doları geri ödüyor. 

DAĞA DÜŞEN KAR DENİZİN BALIĞINA, OVANIN ZEYTİNİNE CAN VERİYOR

Doğal taş ihracatında Türkiye ve İtalya başı çeken ülkeler arasında. Türkiye’nin doğal taş konusunda sahip olduğu coğrafyadan kaynaklanan bir avantajı var. Portekiz, İtalya, Yunanistan, İran, Pakistan gibi bu hat üzerindeki ülkeler arasında Türkiye, Alp-Himalaya kuşağındaki doğal taş rezervinin yaklaşık yüzde 40’ını barındırıyor. Özetle Toroslar, bu rezervin ana damarı. Ancak bugün sadece “paraya çevrilebilecek” bir malzeme olarak görülen bu dağ silsilesi, bu toprakların binlerce yıllık yaşam kaynağı. Torosların zirvelerine düşen kar tanesinin Akdeniz’deki balığa, Çukurova’daki zeytine, Finike Ovasındaki portakala, Kumluca’daki domatese, Demre’deki bibere, Alanya-Gazipaşa ve Anamur’daki Muz’a can verdiğini unuttuğumuzda kendi coğrafyamıza kendi elimizle en büyük kötülüğü yapıyoruz. 

PARA UĞRUNA ALTINI ÜSTÜNE GETİRDİĞİMİZ COĞRAFYA

Türkiye’de 2004 yılında değiştirilen maden yasasıyla birlikte ülke coğrafyasında adeta altına hücum dönemi başladı. Aslında altın burada bir mecaz, deyim yerindeyse taşı toprağı altın olarak görülen bir madenci yağması başladı. Yasal düzenlemeye göre taş, kum, çakıl aklınıza ne gelirse doğada bulunan ve para eden her türlü malzeme ‘maden’ kapsamına alındı. 

MADEN KANUNU DEĞİŞTİRİLDİ, COĞRAFYA KORUMASIZ KALDI

2004 yılında AKP hükümetinin değiştirerek yeniden yürürlüğe soktuğu Maden Yasası’nın 2. Maddesinde şu ifadeler yer alıyordu: “Yer kabuğunda ve su kaynaklarında tabii olarak bulunan, ekonomik ve ticarî değeri olan petrol, doğal gaz, jeotermal ve su kaynakları dışında kalan her türlü madde bu Kanuna göre madendir…”

ZENGİNLİĞİ YAĞMALANAN ÜLKENİN GİDEREK FAKİRLEŞEN HALKI

Son yıllarda küresel şirketlerin öne çıktığı altın madenciliği, adeta bir sömürge ülkesine çevirse de aslında giderek kanıksanan bir başka madencilik türü de doğal taş madenciliği. Küresel şirketlerin güçlü lobiciliği sayesinde değiştirilen maden yasası, geçmişte izin verilmeyen hemen her yerde madenciliğin önünü açtı. Korunan alanlar buna dâhil. “Zengin kaynakların fakir bekçisi mi olalım” söylemiyle halkı ikna etmeye çalışan iktidar, ülkenin asıl zenginliğini yaratan coğrafyayı tarumar ederek halkı giderek fakirleştiren bir politika izledi. 

DAĞLARI LİMANLARDA SATILAN ÜLKE

Son 20 yıldır Türkiye’nin en görkemli dağları limanlardan gemilere yüklenip satılıyor. Üstelik büyük bir bölümü de işlenmeden, blok olarak satılıyor. İstanbul Maden İhracatçıları Birliği (İMİB) tarafından düzenli olarak hazırlanan raporlara baktığımızda, ülkenin dağını taşını kesip satmanın hiç de akılcı bir alışveriş yaratmadığını görüyoruz. 

TÜRKİYE DOĞAL TAŞ PAZARINDA ÇİN’E BAĞIMLI HALE GELDİ

Dünyanın en çok blok mermer ihraç eden ülkesi Türkiye. Dünyanın en çok blok mermer ithal eden ülkesi ise, dünya pazarının neredeyse yüzde 60’lık kesimini satın alan ve bu alanda tekelleşen Çin. Türkiye’nin de en büyük alıcısı Çin. Türkiye blok mermer ihracatının yüzde 80’ini Çin’e yapıyor. Bir başka deyişle blok mermer ihracatında Türkiye Çin’e bağımlı hale gelmiş durumda. Ancak Türkiye’den aldığı mermerleri işleyerek satan Çin, aynı zamanda dünyanın en büyük işlenmiş doğal taş ihracatçısı. Blok mermer ihracatında ilk sırada yer alan Türkiye, işlenmiş mermer ihracatında 4. Sırada. Bu yüzden özellikle Antalya, Burdur ve Isparta bölgesinde Çin kökenli madencilik firmaları doğrudan işletmeci haline geldiler. Yüzlerce Çin firması Torosların altını üstüne getiren bu yağmanın ortağı konumunda. 

KAPLANLARI YOK EDİLEN DAĞLARI KESİP ‘KAPLAN POSTU’ DİYE SATMAK

Bir zamanlar kaplanların gezdiği kayalıkları yok edip, oradan çıkarılan mermere “kaplan postu” adını vermek, bir zamanlar leylakların açtığı dağları kesip oradan çıkarılan mermere “Milas leylak” demek… Antik çağın görkemli kentlerini çevreleyen dağları yok edip Sagalassos beji, Myra beji diye dağı taşı pazarlamak nasıl bir hoyratlığın ürünüdür. 

UĞRUNA CAN VERİLEN DAĞLARIN CANI ÇIKARILIYOR

Türkiye’nin doğal taş ticaretiyle ilgili rakamlara göz atarken, bir yandan da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın elektronik ÇED sistemine düşen duyurulara bakıyorum. Doğal taş projeleriyle ilgili yüzlerce duyuru arasında Antalya’nın Kaş ilçesindeki bir mermer ocağı açma başvurusu dikkatimi çekiyor. Denizli merkezli bir firmanın hazırladığı proje tanıtım dosyasında, Kaş’ın Karadağ köyündeki ormanlık alanda 98 hektarlık mermer ocağı ruhsatı verildiğini görüyorum. Bu bölge Demre Çayı Vadisi’nin su kaynaklarını aldığı Kohu Dağı’nın etekleri. Kasaba-Dirgenler-Karadağ havzası önemli bir tarımsal üretim merkezi. Vadinin güneyindeki dağlık bölge antik yerleşimlerle dolu. Doğusu ise Finike sınırlarındaki Alacadağ bölgesi. Ali Ulvi Büyüknohutçu ve eşi Aysin Büyüknohutçu çifti, bu dağları vahşi madenciliğe karşı koruma çabası verirken 9 Mayıs 2017’de bu bölgedeki evlerinde vahşice öldürülmüşlerdi. Katil zanlısı cinayet için bölgedeki bir mermer ocağının sahibinin kendisine 100 bin TL vaat ettiğini anlattığı mektubun ortaya çıkmasından bir süre sonra tutuklu olduğu cezaevinde sır dolu bir intihar ile yaşamına son verdi.

ARTIK BU YAĞMAYA ‘SUDAN UCUZ’ BİLE DİYEMİYORUZ

Alacadağ’ın batı yamaçları delik deşik. Büyüknohutçu çiftinin yürek yakan acısı sinmiş adeta dağlara. Karadağ’ın taşlarını kesip satmaya hazırlanan madenci şirketinin hazırladığı dosyaya bakıyoruz. Buradan çıkarılacak mermerin tonunu 750 TL’den satacaklarını yazmışlar. Kilosu 75 kuruşa satılık ülke. Artık “sudan ucuz” bile diyemiyoruz. Çünkü bir damacana suyu 80-100 TL’den, bir küçük şişe suyu 5-10 liradan içer hale geldi bu ülkenin insanı. Bu rant ve yağma yangınının ortasında su içinde susuz kaldık, bir su verenimiz kalmadı. 

ZAMAN, BİR DAMLA SUYA MUHTAÇ HALE GELECEĞİMİZ GÜNLERE GEBE

Kaş-Karadağ'da açılmak istenen mermer ocağı için günde 28 metreküp (28 ton) su kullanılacağı belirtiliyor. Ayda 840, bir yılda 10.080 ton su eder. Hem su üretim alanlarını kesip yok edeceksiniz, hem de bu yıkımı taşıma suyla yapacaksınız. Üstelik bu yıkımı ‘uyduruk’ ÇED raporlarıyla önce bakanlıklara, ardından da kamuoyuna yutturacaksınız. Kaş'ın böyle bir köyü yok. En yakın Taşkesiği Korkuteli'de, diğeri Manavgat'ta. Taşkesiği’ndeki bir mermer ocağı projesinden kopyala yapıştır, bakanlık nasıl olsa okumuyor! Türkiye 2004 yılında değiştirilen maden yasası ile kendi coğrafyasının bütün avantajlarını yok ediyor. Suyu, ormanı, coğrafyayı yok eden ve bunu da tonu sadece 750 TL'lik taşı çıkarıp satmak uğruna yapan bir ülkede tarım ve hayvancılık biter, halk bir damla suya muhtaç kalır. 

YÜZDE 5’LİK DEVLET HAKKI AÇILAN YARAYI SARMAYA YETER Mİ

Bu yağmadan “devlet hakkı” diye savunulan da yüzde 5,2. Herkes gibi ödenen vergiyi de “ülke ekonomisine lütuf” gibi sunan bir anlayış bu. Yıkımın ülkeye katkı olarak görüldüğü ve halka böyle yutturulmaya çalışıldığı bir sektör bu. Bu yamaçlarda tonu 750 liralık mermercilik uğruna yok olan ormanı, suyu, kayaçları, tüm çeşitliliğiyle canlı yaşamını geri getirmek mümkün mü? Milyonlar da harcansa, yıllar da geçse yıkımın yarattığı tahribatı iyileştirmek mümkün mü? 

KENDİ MEZARINI KAZAN ÜLKEDE MÜJDE DE MEZARLIK OLDU

Altından çakıl taşına, mermerden deniz kumuna Türkiye’deki madencilik tam bir sömürge madenciliğidir. Binlerce yıldır bu güzel coğrafyanın sağladığı bereketi, suyu, toprağı ve ormanı yok etme pahasına yerin üstü ve altında bulunan her türlü doğal varlıkları üç kuruşa satıp bunun adına kalkınma demek bu halka yutturulan en büyük yalanlardan biridir. Bu sömürge yasası değiştirilmediği sürece her geçen gün Anadolu coğrafyası daha çok tahrip edilecek. Maden şirketlerinin mezar üretmeyi, belediye başkanı adaylarının halka yeni mezarlıklar yapmayı müjde olarak duyurduğu bir toplumda, kendi mezarını kazan bir halkın geleceğe bırakabileceği tek şey öldürülmüş bir coğrafya olur…

Muhabir: YUSUF YAVUZ