Hayat pahalılığı, geçim derdi öylesine arttı ki, emekli ücretleri pazar alışverişine, asgari ücret bir ev kirasına yetmez hale geldi.  Aşık Mahzuni’nin “Yiğit muhtaç oldu kuru soğana” türküsü gerçeğe dönüştü. Kimileri umutsuzluktan kendini tüketirken, kimileri altın çağ beklentisi içine girdi. “Her şey çok güzel olacak” dendi, Altın çağ gelecek umuduna kapıldık. “Her şey çok güzel olacak” vaadini “Ülkede altın çağı başlatacağız!” vaadi izledi. Nedir bu altın çağ, nasıl bir çağdı? Bir altın çağ gelecek de bizi o çağ kurtaracak mı? Yoksa o çağ sadece geçmişte kaldı da bir daha geri gelmeyecek mi? Biz şimdi hangi çağdayız, bizi hangi çağ ya da çağlar bekliyor? Soruların cevabını bundan 2 bin 800 yıl önce yaşamış Anadolulu bir ozanda bulduk…

ALTIN ÇAĞDAN AK SAÇLILAR ÇAĞINA

İzmir’den Bergama’ya giderken, Aliağa İlçesi’nin 6 kilometre güneyinde yolun sol tarafında, Kyme adında bir antik kent var. Dios adında bir çiftçi o kentte yoksulluk yüzünden borçlarını ödeyemez duruma düştü.  Kyme'den Yunanistan’ın Boiotia bölgesinde bulunan Askra adında bir köye gidip yerleşti. Dios, Askra’ya eşi ve iki oğlunu da yanında getirdi. Ya da belki de oğulları orada doğdu. Oğullardan büyük olanın adı Hesiodos idi. Hesiodos çobanlık yaparak yaşamını sürdürmektedir. Hesiodos bir gün Helikon Dağı'nın yamaçlarında koyun güderken, bizim “ilham perileri” dediğimiz Zeus’un kızlarına, Müzlere rastlar.  "Siz, ey kırlarda yatıp kalkan çobanlar,  dünyanın yüz karası zavallı yaratıklar!” diye seslenir Hesiodos’a Müzler; “Sizler söz söylemeyi bilmez birer gövdesiniz sadece. Biz ki yalan söylemeyi de biliriz gerçeğe benzer, ama istersek dile getiririz gerçekleri de." Böyle konuşur Zeus'un kızları ve çiçek açan bir defneden güzel bir dal koparıp hediye ederler Hesiodos’a, ozanlık asası olması için. Sonra tanrısal sesler, tanrısal ilhamlar üflerler içine; olmuşları ve olacakları dizelere dökmesi, ölümsüz mutlular soyunu kutlaması ve hele en çok övmesi için kendilerini, düzdüğü her destanın başında ve sonunda. Hesiodos, İşler ve Günler adlı bir didaktik destan düzer, Müzlerin dediğini yerine getirdikten sonra altın soydan gelenlerin yaşadığı Altın çağı ve onu izleyen gümüş soydan gelenlerin Gümüş çağını, tunç soydan gelenlerin Tunç çağını, demir soydan gelenlerin Demir çağını, ak saçlıların soyundan gelenlerin ak saçlılar çağını o günden bugüne şöyle aktarır: 

ALTIN ÇAĞ

Olympos'ta oturan ölümsüzler ölümlü insanların ilk soyunu altından yarattı. Zaman Kronos'un gökleri tuttuğu zamandı, Altın çağdı. Tanrılar gibi yaşıyordu insanlar o altın çağda; kaygısız, rahat, acısız, dertsiz. Yaşlılık ne, gam nedir bilmiyorlardı. Kolları bacakları dipdiri; sevinip coşuyorlardı şölenlerde. Ölürken tatlı uykulara dalıp ölüyorlardı. Dünyada ne var ne yok hepsi onlarındı. Toprak kendiliğinden bereket saçıyordu. İnsanlar, sayısız ürün arasında rahat, mutlu yaşayıp gidiyordu. Bu ilk insanlar ölüp toprağa karışınca Zeus'un dileğiyle her biri toprağı ve insanları koruyan bir iyi cin oldu. Yaman bir şerefe konmuş oldular böylece. En eski şekliyle altın çağ efsanesi işte böyledir.

GÜMÜŞ ÇAĞI

Sonra Olympos'ta yaşayan ölümsüzler gümüşten ikinci bir soy yarattı. Bunlar, boy posları ve akıllarıyla çok farklıydı altın soylulardan. Çocuklar analarının dizi dibinde oynaşarak yüz yıl çocuk kalıyor; büyüyüp erginleşince rahat ve huzur nedir bilmiyorlardı; çılgınlık ve ölçüsüzlükleriyle başlarını belaya sokuyorlardı. Uygar insanların yasasıydı bu. Kronos’un oğlu Zeus onlara kızdı, toprağa gömdü saygısızları. Gümüş soylular yer altı cinleri oldu . Bunlar şerefçe altındadır öncekilerin.

Teke yöresinin başkenti Burdur'da lezzet şöleni Teke yöresinin başkenti Burdur'da lezzet şöleni

TUNÇ ÇAĞI

Üçüncü bir soy yarattı Zeus, tanrıların babası. Tunç soylulardı bunlar. Tunç soylular gümüş soylulara hiç benzemiyordu. Kütük gibiydi bunlar, güçlü kuvvetlilerdi; azıtık, saldırgan: İşleri güçleri dövmekti, öldürmekti. Ekmek yemiyorlardı, taş yürekliydiler, gittikleri her yere korku salıyorlardı. Önünde durulmuyordu güçlerinin, yenilmek ne bilmiyorlardı. Gürbüz omuzlarına çakılıydı kolları. Tunçtandı silahları, tunçtandı evleri; toprağı tunçla kazıyorlardı. Karasaban ortada yoktu henüz. Kendi kendilerini yok etti bunlar. Hiçbir ad bırakmadan çekip gittiler öbür dünyaya; küflü paslı Hades'in ürkünç karanlıklarına. Kapkara ölüm rüzgârlarına kapılıp gittiler; bırakıp dünyanın parlak ışıklarını. Toprak bu soyu da gömdü derinlerine. 

MUTLU YİĞİTLER ÇAĞI

Bir kuşak daha yarattı ardından Zeus. Daha bereketli, daha doğru, daha yürekli yarı tanrı kahramanlar getirdi dünyaya. Bu uçsuz bucaksız topraklarda bizden önce gelenler o koca yiğitlerdi. Çetin savaşlarda, yürek yakan kargaşalıklarda yitti gitti bu kahramanlar da. Kimi yedi kapılı Thebai'nirı duvarları önünde, Oidipus sürüleri uğruna Kadmos'un toprağında, kimi gemilerde, denizler ötesindeki Troya'da güzel saçlı Helene uğruna, sarıldılar her şeyi örten ölümün yorganına. Kimilerine de Kronos oğlu tanrıların babası Zeus, insanlardan uzakta, dünyanın uç kısımlarında bir yurt, bir hayat verdi mutlu ve ölümsüz. Orada yaşıyorlar;  Engin, derin Okeanos'un kıyılarındaki o mutlu adalarda. Çiçekler, tatlı meyveler biten Toprak Ana, o mutlu yiğitlere yılda üç kez ürün verir. 

DEMİR ÇAĞI

İnsanoğlunun beşinci soyuna gelince; keşke o soydakilerden biri olmasaydık, keşke daha önce ölseydik ya da daha doğmamış olsaydık, dediğimiz o soy, o beşinci soy demir soyudur. Onlar gündüzleri didinir ezilirler, geceleri  tanrıların yolladığı türlü dertlerle  kıvranıp dururlar. Belalarla karışık birkaç sevinçtir elde edebildikleri. Ama bir gün gelecek, Kronos oğlu Zeus, bu ölümlü insan soyuna da bir son verecek. 

AK SAÇLI İNSANLAR SOYU

O zaman ak saçlı insanlar soyu gelecek; ne baba oğullarına benzeyecek, ne de oğulları babalarına. Ne ev sahibi konuğunu bilip sevecek, ne dost dostunu, ne kardeş kardeşini bugünkü gibi. Ana baba hor görülecek yaşlanır yaşlanmaz. Kaba sözcüklerle çatacaklar onlara. Tanrı saygısı nedir bilmeyecek bu mutsuzlar, karınlarını doyuranların karınlarını doyurmayacaklar. Ne yeminin değeri kalacak, ne doğrunun, ne iyinin; yalnız kötülere, azgınlara gidecek saygıları.  Hak tek başına güçlünün olacak, vicdan hak getirecek, kötü  insan saldıracak iyi insana. Yalana dolana sarılıp, antlarını çiğneyecekler. Kıskançlığın kem gözleri, kem dilleri zavallı insanların ayaklarına dolanacak. O zaman bırakıp yeryüzünü, insanları bırakıp Olimpos’a, tanrilara sığınacak ak yüzlü ak alınlı Aidoslar, Nemesisler. Yalnız acılar kalacak ölümlü insanlara, çare bulunamayacak kötülüklere. 

ŞAİRLERİN YAZDIĞI HANGİ ÇAĞIN ŞİİRİ?

Mitoloji yazarı Pierre Grimal, Altın çağ mitosunu, insanlığın başlangıcını Adalet ve İyi Niyet'in saltanat devri olarak göstermekten hoşlanan ahlâkın beylik düşüncesi olarak değerlendirir. Kronos'un Saturnus'la özdeşleştiriIdiği Roma’da, Altın Çağ, bu tanrının İtalya'da hüküm sürdüğü ve İtalya'nın adının henüz Ausonia olduğu dönem olarak görülmektedir. O dönemde tanrılar ölümlülerle iç içe yaşamaktadır. Kapılar henüz icat edilmemiştir, çünkü hırsızlık olmadığı gibi, insanların saklayacak hiçbir şeyleri de yoktur. İnsanlar yalnızca meyve ve sebzeyle beslenmektedir, çünkü kimse öldürmeyi düşünmemektedir. Derken, uygarlık ilk adımlarını atar: Saturnus, orak kullanımını başlatır (nitekim bu tanrıya ait tasvirlerde orak onun sembolünü oluşturur); insanlara, toprağın kendiliğinden sağladığı bereketten daha iyi yararlanmayı öğretir. Roma'da, Saturnus'un, Capitolium tepesinde, daha sonraları Çok iyi, Çok Büyük Jüpiter tapınağının, yükseldiği yerde hüküm sürdüğü anlatılmaktadır. Saturnus, ülkeye tanrı Janus tarafından buyur edilmiştir. Junus, onunla birlikte hüküm sürer ve krallığını yeni gelenle paylaşmayı kabul eder. Şairler birbirleriyle yarışırcasına bu temayı işliyor; koyunların üstünde yünlerin kendiliğinden canlı renkler aldığını, böğürtlenlerin leziz yemişler verdiğini ve toprağın sürekli bir ilkbahar havasından yararlandığını anlatıyorlar. Böyle diyor Pierre Grimal ve biz inanmaya devam edelim ak saçlılar soyundan gelenlerin ak saçlılar çağında Altın çağ şiirlerine; değil mi ki, Altın çağ fakirin umudu, umut fakirin ekmeği. 

Muhabir: MUSTAFA KOÇ