TDK’ye sordum, “Mansur” ne demektir diye. Cevap: “Yardım edilmiş, Allah’ın yardımıyla galip gelmiş, zafere ulaşmış kimse” anlamına geliyormuş.

Maşallah, ne kadar güzel anlamlar yüklü!

“Yavaş” kelimesinin tanımsal anlamını da hepimiz yakinen bilmekteyiz.

Burada kimden bahsettiğimi zaten hemen anladınız: Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş...

Yavaş; soyadı gibi her konuda aceleci olmayan, doğrudan “agresif veya hırçın” kararlar alıp vermeyen bir siyaset adamı olarak tüm kesimlerce bilinir.

CHP’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı için adı geçtiğinde de bunu açık yüreklilikle ifade etmişti. “Tarihi net olarak belli dahi olmayan bir seçime şimdiden kollarımı sıvamam,” demekle ne kadar ölçülü ve otokontrolü yüksek bir kişilik olduğunu beyan etmişti.

Mansur Yavaş; dünyadaki birçok ülkenin coğrafyasından büyük, nüfusu kadar da kalabalık olan devasa bir metropolün, kısacası Başkent’in seçilmiş yöneticisidir.

İşler gayet ılımlı ve olumlu bir havada ilerlerken, bir anda ne oldu da bugün o geriye dönülemez, ipleri koparan hadise cereyan etti?

Oysa bugünden geriye dönüp birazcık irdelersek; sorunlar yumağını ve yüklenen o büyük birikmiş ligi net bir şekilde görebiliyoruz.

Sonuç mu?

Hepimizin yakından tanıklık ettiği o radikal eylem gerçekleşti.

Ne mi oldu?

Hani derler ya: “Perşembe’nin gelişi çarşambadan bellidir,” diye... Aynen öyle oldu.

“Çok fazla üzerime gelirseniz, gereğini hiç sakınmadan, tereddütsüz yerine getiririm,” demişti. Gereğini de yaptı.

Yavaş, Cumhuriyet Halk Partisinden istifa etti. Siyasi yoluna bağımsız olarak devam etme kararını kamuoyuna deklare etti.

Bundan sonra ne mi olacak?

Siyasi faaliyet ve çalışmalarına adeta “Angara Halkı Partisi’nde, Seymenler otağında” devam edecek. Yani Ankara’da yaşayan, hizmet alan, yurttaşların gönlünde kurduğu o partiden bahsediyorum...

Başkan Yavaş, yoluna bu görünmez partide devam ederken, asli görevi olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı sorumluluğunu da bağımsız olarak sürdürecek.

Alınmış ve verilmiş kararlara saygı göstermek bir erdemliktir.

Peki neydi Mansur Yavaş’ı bu istifaya götüren gerekçeler?

İşte bu ve buna benzer soruların cevaplarını, hafızamızı birazcık geriye sararak bulabileceğimizi düşünüyorum.

Oysa Yavaş, yerel yönetimler alanında “duayenler arasında sayılabilecek” bir-iki başkandan biriydi.

“İyi de belediye başkanlığından istifa etmedi ki!” nidalarınızı hemen işitir gibiyim.

Bence bu başarılarla dolu yılların başlangıç nedenlerine göz atmadan geçmek olmaz. Mesela, “iyi ve başarılı bir eğitim” ile başlayabiliriz süreçleri incelemeye.

Peki, sadece bu bir kıstas mıdır?

Bence hayır!

Şahsen kendisiyle yakın bir diyalog kurma, tanışma fırsatına nail olamadığım için şimdilik bu genel tespitlerle yetinmeyi uygun görüyorum.

Bir diğer açıdan bakıldığında; yaşamının neredeyse yarısını siyaset içinde, hatta bir o kadarını da “halkın hizmetkârı” pozisyonunda geçirmiş olduğu apaçık aşikâr.

Demek ki... Ankara halkı Mansur’u gerçekten seviyor!

Angaralının, "Angara bebesinin" gönlüne taht kurmuş bir Mansur var!

Yavaş da işte bu sevgi ve saygının karşılığını verebilmek adına kendisini bir “Angara Hizmetkârı” olarak görmüş; kalan ömrünü onlara hizmet etmeye adamış, tam bir adanmışlık duygusuyla hareket etmiş.

Halk da bu sevgi ve saygısını en üst perdeden gösteriyor.

Amiyane bir tabirle, o halkın gözünde tam bir “adamın dibi” ...

Dönelim biz esas konumuza, yani istifaya...

“Acabalar” siyasette, siyaset var olduğu sürece hep var olacak terimlerdir.

Siyasi hayatı milliyetçi fraksiyon bir düşünceyle perçinlenmiş, o yönlü siyasi yelpazenin rüzgârında kendine yön tayin etmiş ve başarılı olmuş bir siyaset adamı kimliği var.
Milliyetçi kimliğinin uhdesinde, sosyal demokrat kişiliğinin timsalini CHP’sinin teklifini kabul ederek, ama kendi benliğinden ve düşüncesinden asla ödün vermeyip dengeli bir çizgide durarak arkasına devasa bir halk kitlesini aldı.

İstifa etmeden önce, CHP çatısı altında halkın kendisine verdiği “Büyük Angara Hizmetkârı” unvanının yüklediği sorumlulukla yoluna devam ediyordu.

Fakat Türk siyaseti dikensiz bir gül bahçesi değildir; özellikle de muhalefet partileri için...

Siz, üstüne üstlük bir de yerelde ülke nezdinde büyük başarılar elde etmişseniz, kırk yılı aşkın bir süreden sonra partinize birinci sıra unvanını kazandırmışsanız, iktidardaki partiyi geride bırakmışsanız... “Yavaş yavaş” tehlike çanlarının çalmaya başladığını siz benden daha iyi bilirsiniz.

Arkadaş, hem de üst üste, açık ara farkla kazanmak da neyin nesi?

Siz hele bir de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başkent yaptığı Ankara’yı yönetiyorsanız... Vay anam, vay!

Farklı zamanlarda ve farklı niyetlerle belediyeye çeşitli incelemeler, ziyaretler gerçekleştirdiler.

Şimdiye kadar, çok şükür ki hiçbirinde bir olumsuzluk yaşanmadı; gelenler elleri boş çıktı.

Ankara'nın Hizmetkârı ne demişti peki, bir anımsayalım mı?

“Alnım ak. Ankara halkının tek bir kuruşunu dahi boşa harcamadım, harcatmadım. Bu görevde var olduğum sürece de harcatmayacağım.”

“Bana verilen süre bittiğinde de Ankara’nın en önemli, en işlek meydanlarında; başım dik, alnım açık, herkese selam vere vere dolaşıp gezeceğim.”

İşte... Şimdi anladınız mı Angara bebelerinin, Ankara’nın aziz halkının Mansur’u neden bu kadar çok sevdiğini?

Sadece onlar mı seviyor?

Mevlana’nın tıpkı dizelerinde de ifade ettiği gibi:

“İstiyorsan Hakk'a varmayı, meslek edin gönül almayı; bırak saraylarda mermer olmayı, toprak ol bağrında güller yetişsin.”

Unutma; ey sevgili Mansur kul!

Sen bugün Ankara’sın;
Belki yarın Türkiye’sin..