Antalya kıyılarından Akdeniz’in mavisine bakarken, yüzyıllar boyunca bu denizde yalnızca gemiler değil, haberler, bilgiler ve hikâyeler de yol aldı.

16. Yüzyıl Akdeniz’i; Osmanlılar, Venedikliler, İspanyollar ve Rodos Şövalyeleri arasındaki büyük mücadelenin sahnesiydi. Bu mücadelede elbette cesaret, güçlü gemiler, toplar ve asker sayısı önemliydi. Fakat savaşların bir de görünmeyen tarafı vardı: Karşı taraf hakkında bilgi edinmek ve doğru bilgiyi zamanında kullanmak.

Barbaros ve Rodos Şövalyeleri

Bu dönemin en dikkat çekici isimlerinden birisi hiç şüphesiz Barbaros Hayreddin Paşa’ydı. Ancak Barbaros’un hikâyesini yalnızca kazandığı deniz savaşlarıyla anlatmak, Akdeniz’deki mücadelenin önemli bir bölümünü eksik bırakır.

Onun karşısındaki önemli güçlerden biri, Rodos Şövalyeleri, 1530’da Malta’ya yerleşerek Akdeniz’deki mücadelelerini buradan sürdürmeye devam ettiler.

Barbaros ile Şövalyeler arasındaki mücadele yalnızca kılıçların, topların ve gemilerin karşılaşması değildir. Limanları, adaları, deniz yollarını ve karşı tarafın hazırlıklarını bilmek de mücadelenin bir parçasıdır.

Bir limanda kaç gemi var? Hangi gemi ne zaman yola çıkacak? Hangi koy güvenli? Nerede askerî hazırlık yapılıyor? Karşı tarafın elindeki kuvvet ne kadar? Askerî tahkimat ve kalelerin durumu nasıl? Su kaynakları nerelerde?

Bu soruların cevapları, bazen bir topun etkisinden daha değerlidir.

Bilgi de Bir Silahtır

Savaş denildiğinde aklımıza çoğu zaman kahramanlık, cesaret, silah ve mühimmat fazlalığı veya sayısal üstünlük gelir. Oysa savaşın sonucunu etkileyen bir başka güç daha vardır: savaşta işe yarayacak “doğru bilgi”. Çünkü yanlış bilgi insanı yanıltır, eksik bilgi geciktirir; doğru bilgi ise doğru zamanda kullanıldığında bir silaha dönüşür.

16. Yüzyıl Akdeniz’inde bu bilgi; denizcilerden, tüccarlardan, seyyahlardan, esirlerden, kaptanlardan, elçilerden ve yerel bağlantılardan elde edilebiliyordu. Limanlar gözleniyor, gemilerin hareketleri izleniyor, güzergâhlar öğreniliyor, kıyılar ve demirleme yerleri tespit ediliyordu. Rodos Şövalyeleri, ihtiyacı olan bilgileri sadece Anadolu’daki Hıristiyan unsurdan değil, her türlü insandan sağlayacak bir casusluk sistemi kurmuştu.

Barbaros adına yazılan “Gazavât-ı Hayreddin Paşa” adlı kitapta, casuslardan nasıl yararlanıldığı, dilenci kıyafetindeki casusun ne kadar etkili olduğu ayrıntılı anlatılır.

O dönemde; bugünkü anlamıyla, modern ve bağımsız bir “istihbarat teşkilatından” söz etmek güçtür. Ancak savaşın başarısı için haber toplamak, karşı tarafı tanımak ve elde edilen bilgiyi değerlendirmek her dönemde çok önemliydi.

Piri Reis’in “Kitâb-ı Bahriye”si bunun güzel örneklerinden birisidir. Limanları, koyları, kıyıları, kayalıkları ve deniz yollarını anlatan bu eser, denizciler için yalnızca coğrafi bir kaynak değil, aynı zamanda denizde nasıl hareket edileceğini öğreten değerli bir bilgi hazinesiydi.

Barbaros ve Osmanlı denizcileri de denizcilik tecrübesinden, esirlerden, kaptanlardan ve bölgedeki bağlantılardan yararlanıyordu. Çünkü denizde üstünlük yalnızca daha fazla gemiye sahip olmak değildi. Nerede olduğunuzu, karşınızdakinin nerede bulunduğunu ve ne yapacağını bilmek de üstünlüktü. Vatikan’da ve birçok Avrupa şehrinde Türkler hesabına bilgi sağlayan bir özel teşkilat vardı. Bu teşkilat büyük bir maharetle bilgileri Türk tarafına ulaştırıyordu. Bu yetenekleri ve başarılı faaliyetleri uzun yıllar devam edecektir.

Bu açıdan bakıldığında 28 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı, yalnızca gemilerin ve topların savaşı değildir. Barbaros’un denizcilik tecrübesi, keşif, haberleşme, manevra kabiliyeti ve elde edilen bilgilerin doğru değerlendirilmesi de bu büyük mücadelenin görünmeyen unsurları arasındadır.

Antalya Bu Hikâyenin Neresinde?

Bütün bu büyük Akdeniz mücadelesi içinde Antalya’nın da özel bir yeri vardır.

Oruç Reis’in ve Barbaros’un denizcilik faaliyetlerindeki en önemli aşama Antalya’ya geldikten sonra başladı. Oruç Reis’in esaretten kurtulması ve Antalya’ya gelmesi Türk denizciliği ve deniz hâkimiyeti açısından önemli bir aşamayı oluşturacaktır. Hızır Reis’in ağabeyi ve aynı zamanda silah arkadaşı Oruç Reis ilk deniz birliğini, Antalya Valisi Şehzade Korkud’un verdiği destekle Antalya’da kurdu ve bu birliğin askerleri de Antalyalılardan oluştu. Seferler ve zaferler Antalya üzerinden ve Antalyalı askerlerce yürütüldü. Oruç Reis şehit olduktan sonra bu görevi Hızır Reis yani Barbaros üstlendi.

Antalya’nın limanı ve Anadolu kıyılarındaki konumu da bu bölgeyi Akdeniz’deki gelişmelerin odak noktası haline getiriyordu. Fakat Antalya’yı asıl ilginç kılan belki de bugün hâlâ cevap bekleyen şu sorulardır:

Rodos Şövalyeleri Anadolu kıyılarındaki gelişmeleri ne ölçüde takip ediyordu? Antalya’dan hareket eden bir geminin haberi Rodos’a, Malta’ya nasıl ulaşıyordu? Tüccarlar, seyyahlar, denizciler veya yolcular gördüklerini kime aktarıyordu? Osmanlı, karşı tarafın hareketlerini hangi kaynaklardan öğreniyordu? Haberleşme ve iletişimde odak kişiler kimler, odak merkezler nereler idi?

Bu soruların hepsine bugün bir cevap bulmak güçtür. Ancak Antalya’da Malta/Rodos Şövalyeleri hesabına bilgi aktaran kişilerin olduğu kesindir. Akdeniz’de haber ve bilgi toplama faaliyetlerinin varlığı biliniyor. Bu bilgi akışının Antalya’da ne derece etkili olduğu ayrıca araştırılması gereken ilginç bir konudur.

Anadolu ve Antalya kıyılarını, limanlarını, karakollarını, fabrikalarını, resmî dairelerini, sivil yerleşim yerlerini hatta hastanelerini bombalayan;1.Dünya Savaşı öncesi İtalyan, savaş içinde Fransız ve İngiliz savaş gemileri, sadece gözle gördükleri yerleri maharetle bombalamış değillerdir. Rastgele bombardıman yapmakla birlikte asıl, Antalya dâhilindeki casusları kanalıyla aldıkları bilgiler doğrultusunda bunları gerçekleştirmişlerdir.

Bir gün bir arşivin raflarında veya bir araştırmacının elinde, Antalya limanındaki birkaç gemiyi, kıyıdaki hareketliliği veya bölgedeki hazırlıkları gösteren yeni belgeler ortaya çıktığında bu konularda daha ayrıntılı bilgilere ulaşmış olacağız.

Peki, Bugün Durum Farklı mı?

Yüzyıllar geçti. Gemiler değişti, topların yerini çok daha gelişmiş silah sistemleri aldı, haberleşme saniyelere, saliselere indi. Fakat Akdeniz’in stratejik önemi değişmedi.

Bugün özellikle Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs çevresinde ve adalar bağlamında deniz yetki alanları, münhasır ekonomik bölgeler, karasuları, bitişik bölge ve kıta sahanlığı gibi konular farklı devletlerin karşı karşıya geldiği başlıklar arasında yer alıyor. Denizlerde ve kıyılarda askerî tatbikatlar yapılıyor, iç kısımlardan kıyı bölgelere iyi yetişmiş ve eğitimli askerî birlikler kaydırılıyor, Deniz Kuvvetleri hazırlıklarını sürdürüyor, savunma sanayi yeni ve millî gemiler yapıyor, araştırma ve enerji faaliyetleri de bu jeopolitik tabloya ekleniyor.

Yani Barbaros’un çağındaki Akdeniz ile bugünün Akdeniz’i arasında büyük bir teknoloji farkı var; fakat denizi bilmek, karşı tarafı izlemek, doğru bilgiye ulaşmak ve stratejik konumun önemine göre hareket etmek düşüncesi hâlâ değişmiş değil.

Dünün yelkenlileri yerini savaş gemilerine, keşif tekneleri yerini uydu ve elektronik sistemlere bıraktı. Fakat değişmeyen bir gerçek var: Akdeniz’de mücadele yalnızca denizde değil, bilgi alanında da sürüyor.

Akdeniz’in görünen yüzünde gemiler, toplar ve kahramanlar vardı. Bugün ise savaş gemileri, tatbikatlar ve gelişmiş teknolojiler var. Ama görünmeyen yüzünde yine bilgi, gözlem, haberleşme ve strateji bulunuyor.

Barbaros’un çağından bugüne kalan en önemli derslerden birisi şudur: Denizlerde güçlü olmak, yalnızca güçlü gemilere sahip olmakla değil; denizi, zamanı ve şartları doğru okumakla mümkündür.