Güçlü olmak dediğimiz zırh kırılganlıklarımızı kamufle etmek için kullandığımız bir araç. Bu araç öyle ruhumuza işliyor ki canımızı yakıyor adeta, hakkımızı savunamıyoruz, yasımızı doyasıya yaşayamıyoruz, destek isteyemiyoruz; çünkü biz dışardan çok güçlüyüz.

Hayır biz güçlü falan değiliz, biz insanız ve bazen çok da kırılganız.

Toplumun, ailenin bazen kendimizin üstlendirdiği güçlü ol kisvesi altında hep kırılganlıklarımızı gizleme çabası var. Kırgınlıklarımızı bazen kızgınlıklarımızı konuşamadığımız, dışardan güçlü görüneceğiz diye içerde yapayalnız ağlayan bir çocuk yaşatıyoruz. Yazık ki biz güçlü olmaya çabalayıp kırılganlıklarımızı paylaşmadıkça o çocuk hiç büyüyemiyor.

Biliyorum hiç kolay bir şeyden bahsetmiyorum ağladığımızı insanlara göstermemek üzere yetiştirildik. Yaralarımızı insanlara açarsak ilk onlar yaralar algısıyla kuruldu insan ilişkilerimiz, evet bazen öyle de oldu. Güven duygumuzu kaybettikçe daha güçlü olmak için çabaladık. Kırılganlıklarımızı hem paylaşamaz hale geldik hem de baya tutarsız ve tek kaygısı dışarıdan cool, samimiyetsiz, güzel/yakışıklı ama mesafeli bireyler.

Sahi duygularını belli etmemenin değerli olduğunu sandığımız bir çağın içinde kaldık fark ettiniz mi?

Samimiyet içerisinde olmadığımız ilişkiler, sadece iyi yanlarımızı koli koli dizdiğimiz tanışmalar, kimseye derdimizi anlatamadığımız iletişimler, en yakınlarımıza hayır diyememek, aile içerisindeki bireyselleşmelerimizin saygısızlık olarak görüldüğü birçok durum yaşıyoruz.

Aslında kırılmaktan paramparçayız ama bunu gösteremiyoruz, burada ağlanır mı? Buna ağlanır mı? Tek derdin bu mu? İnsanlar neler yaşıyor sen buna mı kırıldın şimdi? Gibi birçok söylemle karşılaşıyoruz, haliyle artık kırılganlıklarımızı anlatamaz bir hale gelebiliyoruz. Bunu paylaşacağımız birkaç kişi varsa yine de şanslılardan sayılabiliriz bence.

Klasik bir söylemle devam edeceğim “yahu ben hiç bu çağın insanı olamıyorum.” Hem insanlara güvenmek, inanmak istiyorum hem de uluorta kırılganlıklarımı da, neşe mi de, isyanımı da paylaşıyorum. Çünkü öyle zor geliyor ki artık bana güçlü olmak, sırtımda yıllardır taşıdığım ve her yıl artan koca bir yük. Halime hüngür hüngür ağlayıp en son babama anlattığımda dediki “ağlarsan giderim bak, buna mı ağlıyorsun, derdini ağlamadan anlat.” Ben de “hayır ağlayacağım, ben sana ağlayamazsam kime ağlayacağım”, evet derdim de bu; çünkü bu beni kırdı, incitti “beni bu halimle gör dedim”. İnanın o kadar rahatladım ki, ağlamak zayıflık değil bizi hasta da etmez.

Bizi ne hasta eder biliyor musunuz? Ağlayamamak, söyleyememek, hayır diyememek…

Güçlü olmak için giydiğimiz o zırhları derimize işlemek, insanlara güvenmemek, duyguları yok saymak, neye ihtiyacımız olduğunu bilmemek bizi hasta eder. Korkunç olan şu ki kendiyle bağ kuramayan insan diğer insanlarla da bağ kurmakta zorlandıkça içinde bulunduğumuz çağ diye hayıflanmaya devam ediyoruz ve kimse kimsenin kalbine dokunmuyor artık. İlişkilerin yüzeyselliğinden yakınıp o yüzeysellikte boğulmaya devam ediyoruz. Kalbinizi açtıkça kalbinizi açan insanlara denk geliyorsunuz. Olmadı mı, yine deneyin yine yenilin hayat bu, duygularınızı paylaşabildiğiniz, halini görebildiğiniz ve halinizi gösterebildiğiniz kadar anlamlı. En azından benim için öyle…

Kırılganlıklarınızı paylaşabildiğiniz ve onlarla kabul gördüğünüz keyifli ilişkiler diliyorum efendim sevgiler.