Dünya, “diaspora” (soykırım) denilerek kocaman bir yalana, hem de kuyruklusuna inandırılmaya, koşullandırılmaya çalışılmaktadır. Acıktıkça eski defter yokluyorlar.

Osmanlı nüfus kayıtlarının, ülke çapında Ermeni uyruklu nüfusun 1 milyonu bile bulmadığını söylediği dönemde, nüfusun yurt çapında geniş bir yelpazede dağılım gösterdiği dönemde, 1,5 milyon Ermeni’nin katledilerek yok edildiği söylenmektedir. Bu, gerçekle yakından uzaktan ilişkisi olmayan bir savdır bu. İler tutar tarafı yoktur. Neresinden tutsan elinde kalan, bir iddia konumundadır.

Osmanlının son döneminde, Enver, Talat ve Cemal Paşalar sayesinde, tamamıyla Almanya güdümüne giren Osmanlı imparatorluğu, Almanya'ya ekonomik ve askeri bağımlılığından dolayı da tam bir Alman müstemlekesi (sömürgesi) konumundaydı.

Osmanlı imparatorluğu üzerinde büyük bir ekonomik ve siyasi yaptırım gücüne sahip olan Almanya, sömürge konumunda olan bu güce dayanarak, Ortadoğu ve Kafkasya petrol yataklarına kavuşma emelleri ile yanıp tutuşuyordu. Dünya imparatorluğu kurmak, super güç oluşturmak peşindeydi.


Osmanlı’nın Almanya ile birlikte savaşa girmesi üzerine Ruslar, İngilizler ve Fransızlar Osmanlı devleti içinde, yıllardır en sadık millet olarak görülen, hatta Bogos Nubar Paşa gibi paşalıklar bile verilen Ermenileri, devlet kurma, bağımsızlığına kavuşturma hayali ile kışkırtıp ayaklandırmışlardı.


Hemen her savaşta olduğu gibi din de, (farklı inanca sahip olma da) din adamları da üzerlerine düşeni yaparak, ayaklanmalarda insanların kışkırtılmasında görev üstlenerek, büyük paysahibi olmuşlardır. (Özellikle Ortodoks papazları kastediyoruz.)

Doğu Anadolu bölgesinde Van ilinde “Ahdamar” gibi dönemin ünlü kiliselerinde yapılan ayinlerle sürekli Ermeni isyanı gündeme getirilerek, düşünce, pratiğe dökülmeye çalışılmıştır. Değişik bölgelerde yaşayan Ermeni uyruklu Osmanlı tebası, fırsat bu fırsattır diyerek, zaten pek çok cephede savaş veren, zayıf düşen, “Hasta adam” olarak anılan Osmanlıya karşı ayaklanmışlardır.

Aynı kalkışma Anadolu’nun başka yerlerinde de tekrarlanmıştır. Örneğin Adana’da çıkartılan isyanlarda, 1909 yılında Kozan kateikosu olarak görev yapan, Episkopos Muşeğ, “en büyük hayalinin bir Ermeni devleti egemenliğinde Ermeni bayrağını bölgenin en büyük dağı olan Kozan dağı üzerinde dalgalandırmak” olduğunu söyleyerek, çevresine topladığı Ermenileri kışkırtmış, isyan çıkarmış, Rus ve Fransızların desteğini sağlamış, ama istediği başarıyı elde edememişti.

Bu bölgede de daha fazla kalamayacağını anlayan papaz Episkopos Muşeg, ülkeyi terk etmiş, Mısır üzerinden Amerika’ya kaçmıştır. Bu kaçış, Ermeni kökenli Osmanlı paşası Bogos Nubar’ın yardım ve desteği ile gerçekleşmiştir. Papaz, giderken geride kalanlara bölgede bir Ermeni devleti kurulmasını vasiyet etmiştir.

Papaz Muşeg’in yurt dışına kaçarken dış devletlerden isyan çıkarmak maksadıyla toplanan parayı da alarak kaçtığı, Amerika’da ömür boyu varlık içinde yaşadığı bilinmektedir.

Gitmeyip bölgede kalanlar, papazın vasiyeti doğrultusunda çalışmaya, el altından bir Ermeni devleti kurmaya devam etmişlerdir. Bunu gerçekleştirmek üzere yer yer isyan çıkartan Ermeni komitacılar, her fırsatta yöre halkına eziyet etmiş, toplu öldürümler yapmışlardır.

Bu katliamları (toplu kıyımları) gerçekleştiren Ermeni örgütler, Osmanlı devleti, Rusya ile savaş halinde olduğu için, içerde de başına buyruk hareket etmiş, destekçi Fransız efendilerinin kendilerine verdikleri direktifleri harfiyen yerine getirmişlerdir.

1909–1915 yıllarıarasında (Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve başlangıcında da) bu yöresel isyanlar yer yer devam etmiştir. Ne yazık ki Osmanlı, dışardan Rusların, içeriden Ermeni komitacıların saldırılarına uğramış, iki ateş arasında kalınca, kendi güvenliğini ve bölgedeki yerli halkın güvenliğini sağlamak üzere adım atmak zorunda kalmıştır. Kim olsa, iç güvenliği sağlamak adına Osmanlı gibi davranır, önlem almaya çalışırdı.

Bu noktada Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni tebanın da güvenliğini sağlamak önem arzetmiş, toplumlar arasında çıkması olası çatışmalar önlenmeye, aradaki ilişki zararsız, ziyansız düzenlenmeye çalışılmıştır. Osmanlı, üzerine düşeni yapmıştır.

Özellikle Kuzey Anadolu’da yaşayan Ermeniler, can güvenlikleri sağlanmak üzere yine o dönemde Osmanlı sınırları içinde bulunan Suriye bölgesine gruplar halinde göç ettirilmiştir. “Tehcir, Ermeni tehciri” denen olayın aslı bu toplu göç ettirme hareketinin adıdır.

Bu tehcir (toplu göç) uygulaması hakkında büyük Atatürk, “Düşmanca ithamda bulunanların sürdürdükleri büyük mübalağalar (abartmalar) dışında Ermenilerin tehciri meselesi (göç ettirilme sorunu) aslında şuna inhisar etmektedir (şu gerekçeye dayandırılmaktadır) diyerek,

“Rus ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman çarlığın hizmetinde bulunan Ermeni Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi iki ateş arasında görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürüyordu. Bu cinayetleri işleten, saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini (yardım sağlanmasını), bazı büyük devletler ve daha sulh (barış) zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği (tanınan ayrıcalıkların sunduğu) dokunulmazlıklarından istifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinden yapıyorlardı.” şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.


Başta belirttiğimiz gibi aslında o dönemde Osmanlı tam bir Alman güdümüne girmişti. Bu savaşta müttefik idik ama, emir komuta tamamıyla Alman komutanların elinde idi.

General Liman Von Sanders, 1914–1919 yılları arasında Osmanlı devleti ordusunda en etkili ve en yetkili Alman generali konumunda idi.

Alman kanı taşıyan generalin, Çanakkale Savaşında da sonrasında da Osmanlı çıkarlarını değil, Alman çıkarlarını düşündüğüne ve ona göre hareket ettiğine kuşku yoktu. Bunun pek çok örneği vardı. (Oyalama taktikleri ile, hedef saptırma ile Osmanlıya zarar verdiği, bölgede güçlü bir Osmanlı istemediği kesin.YAS)

Ermenilerin savaş sırasında safdışı edilmeleri emrini artık yayılmacı politika izlemeye başlayan ve güneydoğu petrol bölgelerine hakim olmak isteyen Almanların uyguladığı yoğun baskı sonucunda dönemin harbiye nazırı Talat paşa’nın verdiğini bilenlerin başında Liman von Sanders geliyordu. O dönemde Almanlar ne istiyorlardı da Osmanlı yapmıyordu ki! Denize düşen yılana sarılıyordu, aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık söz konusu idi.

Bunun asıl nedeni de Ermenilerin el altından Fransızlarla işbirliği yaparak petrol bölgelerini Almanların ele geçirmelerine engel olmalarıydı. Bunu Almanlar da biliyorlardı. Tepkinin nedeni biraz da oydu.

Almanlar açısından sorun çıkartan, düşmanca tavır takınan Ermenilerin yok edilmesi, safdışı bırakılması önemliydi. Ne var ki, çok tebaalı bir toplum olan Osmanlının, yıllarca birlikte yaşadığı, devlet yönetimini güvenerek paylaştığı toplulukları yok etme, ortadan kaldırma gibi insanlık dışı bir alışkanlığı yoktu, o dönemde yönetimde bulunan ve Alman yanlısı üç Osmanlı generalinden biri olan Talat Paşa, sorun çıkartan Ermeni halkı öldürmek, yok etmek yerine tehcir etmeye, daha başka, daha güvenlikli bir bölgeye göç ettirmeye karar verdi.

Ne yazık ki, oyuna gelen ve bağımsız bir devlet kurmak hayaliyle kandırılan Ermeniler, Almanya gibi emperyal bir devletin, yayılmacı ve sömürgeci emellerine çomak sokarken, Rusya, İngiltere ve Fransa gibi başka emperyal devletlerin emellerine hizmet ediyorlar, yüzlerce yıl ekmeğini yedikleri, birlikte yaşadıkları Osmanlının her fırsatta altını oymaya gayret ediyorlardı. Dertleri tasaları el birliği ile Osmanlıyı bitirmekti. Almancı üç paşa (başta Enver paşa, ardından Talat ve Cemal paşalar), Almanların dümen suyunda hareket ettiler, ne yazık ki Osmanlı masa başında savaşı kaybetti. Bunu hepimiz biliyoruz.

Osmanlı, yenilgiyi kabul etmek ve Mondros Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Bu üç paşa, Ermeni olaylarından sorumlu tutularak ülke dışına kaçmak zorunda kaldılar. Talat Paşa, Almanya’da Berlin’de Türkleri savaşa iten Kayzer Wilhem’in ağına düştü.

Talat Paşa, yaşadığı olaylara sebep olanları, Ermeni isyanlarında da Alman subayların onu neye zorladıklarını çok iyi biliyordu. Neyse ki onlara uyup alnında bir kara leke ile dolaşmıyordu. Ancak Almanlar ve Liman Von Sanders Paşa bu durumdan çok rahatsızdı. Talat Paşa, zamanı gelince bazı gerçekleri açıklayabilir, Almanların kendisini ne yapmaya zorladıklarını açıklayabilirdi. Tüm yaşananların altında Almanların parmağı olduğu böylece ortaya çıkabilirdi.

Planlandı, Ermeni İntikam Örgütü (nemsis) üyesi olan ve sürekli akıl hastası numarası yapan “Telleryan” adlı biri tarafından Alman Gizli Örgütü’nün de yardımı ile 1921 yılında sabah yolda yürürken, Talat Paşa vurularak yok edildi. Tarihin gerçek tanıklarından biri böylece ortadan kaldırılmış oldu.

Alman general Liman Von Sanders, o dönemde katil Telleryan lehinde ifade bile verdi. Katliamda Talat paşanın sorumlu olduğunu, Telleryan’ın da bu katliamda tüm ailesini kaybettiğini, onun için intikam aldığını söyledi. Katil Telleryan, kısa zamanda serbest kaldı. Böylelikle Almanya, suçlanmaktan kurtuldu. Mondros Anlaşması imzalanıp ateşkes sağlandıktan sonra, Osmanlı topraklarını işgal eden İngiltere ve Fransa, general Liman Von Sanders, bu emirleri veren kişi olarak 1919 yılında divanı harbe verdiler. Liman Von Sanders Paşa, bir biçimde kurduğu tuzağa kendisi düşmüş oldu.

O dönemde Fransız yazar Pierre Loti de o bölgede görev yapan ve olayların girdisini çıktısını bilen ve yazmayı seven bir subay idi.

Yazılarında Fransız General Franchet D’Esperey’in Alman General Liman von Sanders’i baş suçlu olarak divanı harbe verdiğini belirtti, elinde can sıkıcı dosyalar olduğunu söyledi, çok sayıda Türk’ün bu üzücü olaylara engel olmak için hayatlarını tehlikeye attığını, Ermenilerin de bunu kendilerine söylediklerini dile getirdi.


Ne yazık ki, Mondros Anlaşması’nın imzasından, ateşkes sağlanmasından sonra Fransızların işgal bölgelerine gelmeleriyle birlikte Papaz Muşeg’in bölgede Ermeni devleti kurmaya yönelik vasiyeti bir kez daha gündeme getirilmiştir.

7 Mart 1919 günü işgal başlamış, yüzlerce yıldır Türk yurdu olan topraklarda Ermeni bayrağını dalgalandırma sevdasında olan Ermeni komitacılar, hiç zaman yitirmeden harekete geçmişler, fırsatları değerlendirerek bölgeyi Türklerden arındırma çarelerini aramışlardır.

Bu planı gerçekleştirmek üzere tıpkı 1915 yılında yaptıkları gibi, camileri kundaklama başlamışlardır. Bu konuda yalnız değillerdi. Arkalarında destek olarak Fransa ve İngiltere vardı.

Kışkırtmaca had safhada idi, Fransızlar bölgeyi işgal ederken çanlar hiç durmadan çalmıştı. Ayrıca “İncil” de ki “diriliş” duasını okuyup şükran duaları yapan Ermeni ve Rumlar, bir diriliş destanını yeniden yazmak adına çeşitli katliamlara (toplu kırımlara) giriştiler. Buldukları her yerde Türkleri öldürmeye başladılar.

Tecrit’e gönderilen kimi Ermeni asiler, Fransız üniformaları giyinmiş biçimde işgal güçlerinin en önünde işgal bölgelerine girdiler. Fransız askerlerinin denetiminde daha önceki deneyimlerinden de yararlanarak, çevrede hemen Türk soykırımı başlattılar.

Bu dönemi, Türk dostu Fransız yazar Pierre Loti, Ermenileri kastederek, şöyle açıklamaktadır: ”Düzeni bozan onlar, oraya gelip her şeyi yakıp yıkanlar onlar! Türk toplumu aynen bizim Alman işgalinde direndiğimiz gibi vatanını korumaya çalışan cesur insanlardan oluşuyordu.”

Bu işgal dönemini kendi anılarında anlatan Ermeni bir subay ”Türk köpekler için mermi harcamaya gerek duymadığını, onları bir kuyuya atıp üzerlerini toprak ve kayalarla doldurduğunu” söylemek cüretini göstermiştir. Bu aslında gaddarlığın daniskasıdır. İnsanlık adına büyük ayıp, utanılacak bir durumdur. Utanması gereken de bizim atalarımız değildi. Bu terbiyesiz, haddini bilmez subay bozuntusuna “ağız birliği ediğ “host” demek düşer bize ama biz yine de terbiyemizi bozmayalım. Efendilik bizde kalsın.


1909 yılından bu yana yaşanan olaylardan önce bile Osmanlı belgeliklerine göre Ermeni nüfusun o bölgede bir milyonu bulmadığını bilen Fransa, bu Türk soykırımına bile bile göz yumuyordu. İnsan kırımına gözlerini kapatıyor, ses soluk çıkartmıyor, sadece seyirci kalıyordu. Bölgede kurdurmayı düşündüğü Ermeni Devleti için nüfus yapısının değişmesi için çaba gösteriyordu. Rakamlar şişiriliyordu.

1919 yılı bahar aylarında Paris’te Bogos Nubar Paşa barış konferansında Maraş, Kilikya, Trabzon ve altı vilayetin içinde bulunduğu bölümü Ermenistan olarak istemiş, bu bölgelerdeki nüfusun Türklerden fazla olduğuna dair gerçekçi olmayan bir raporu da On’lar Konseyi’ne iletmişti.

Bu rapor, 1915 senesinde Türkler tarafından Ermenilere soykırım uygulandığı iftirasının, bir biçimde itirafı idi. Olmayan bir şeyi var gösterme çabasıydı.

Madem ki soykırım uygulanmıştı, nasıl oluyordu da bu raporu bir Ermeni hem de yetkili ve bilgili bir Ermeni verebiliyordu. Bu kocaman bir yalandı. Dilin kemiği yoktu.

Ayrıca “Yakın Doğu Yardım Komitesi” ile birlikte çalışan ünlü General Harbord, 3 Temmuz 1918 tarihli raporunda Türkiye’de ve Suriye’de toplam 2 milyon Ermeninin bulunduğunu açıklamıştır. Bu da Ermenilerin iddia edildiği gibi bir soykırıma uğramadıklarını gösteren tarafsız bir heyet raporu olarak yorumlanmalıdır. Şayet çok sayıda Ermeni öldürülmüş olsaydı, böyle bir nüfustan söz etmek mümkün olur muydu? Bu, yalanın kuyruklusuydu.


Osmanlıya karşı kışkırtılan Ermeniler, katlettikleri Türklerin değerli eşyalarını yağmalamakla kalmıyor, elde ettikleri para ile Fransız silah tüccarı, batı Anadolulu bir Rum olan Basil Zaharof’tan Fransız silahları alarak Türklere karşı kullanıyorlardı. Bizim paramızla bizi vuruyorlardı.

Yüzlerce yıl bir arada barış içinde yaşayan Ermeniler ve Türkler birbirine düşürülüp savaşa zorlanırken, aralarında çatışırken Fransa uzaktan kumandalı biçimde silah satıyor, para kazanıyordu. Amaç, Osmanlıyı yok etmek, tarih sayfasından silmek, bu mümkün olmuyorsa, ülkeyi bölerek, Türkleri saf dışı bırakmaktı.

Savaşmanın ötesinde beşinci kol faaliyetleri de sürdürülüyor, soykırım olmadığı halde olmuş gibi propaganda yapılıyor, Papaz Episkopos Muşeg’in vasiyetini yani Ermeni devleti kurma hayalini yerine getirmeye gayret ediliyordu.

Her fırsatta her ortamda Ermenilerin sözde soykırıma uğradıkları söylenerek, “çamur at izi kalsın” taktiği güdülüyordu.

Yaşadıkları halde, listelerde adları olduğu halde ortaya çıkmayan, dağda zorbalık yapmaya devam eden Ermeniler, içten pazarlıklı biçimde kendilerini yok saydırıyorlar, güya soykırıma uğrayan insanların sayısını kabarık göstermeye, kamuoyunu kendi leyhlerine etkilemeye gayret ediyorlardı.

Osmanlıyı bu konuda doğrudan ya da dolaylı biçimde suçlamak doğru da değildir, haklı da değildir. Almanların petrol yataklarına ulaşmaları konusunda engel olarak gördükleri işbirlikçi Ermenileri öldürme, yok etme projelerini engelleyen Talat Paşa, Almanların Ermenileri imha düşüncelerine, önerilerine karşı çıkmış, onları daha güney bölgelere tehcire (toplu göçe) yollamıştır. Yani yurttaşlarını koruma çabası içindeydi.

Bu toplu göç sırasında yol boyunca hastalık, açlık gibi nedenlerle kimi kayıpların yaşandığı, bunun asla soykırım olarak yorumlanmasının mümkün olmadığı, Ermenilerin bu kayıplar dışında büyük kitleler halinde gönderildikleri yerlere gittikleri, oralara yerleştikleri ya da Amerika gibi, Fransa gibi başka ülkelere gittikleri görülmüştür. Yol boyunca grupların temel gereksinimleri ve güvenlikleri yine Osmanlılar tarafından sağlanmaya çalışılmıştır.

Fransız işgali sırasında Ermeniler, Anadolu’ya tekrar döndüklerinde bu kez, hiç te hoş karşılanmamışlar, savaş ortamında canlarına kastedenleri hoş görmemişler, hak ettikleri tepkiyi de görmüşlerdir.

Sağ kalanlar, Fransa’ya dönenler, emperyalizmin kucağına düşmüş, bindikleri atın türküsünü söyler hale gelmiş, Ermeni soykırımı “diaspora” yalanı ve iftirası ile dünya kamuoyunu meşgul etmeye başlamışlardır. Olayın özü budur.

Yurdunu özveri ile emperyalizme karşı korumaya çalışan, bağımsızlık mücadelesi veren soylu bir ulusa karşı dıştan emperyalist güçlerin içten de onların kışkırtmalarına ve ayak oyununa gelen bir azınlık topluluğunun mücadelesi sözkonusudur. Bize mermi sıkan, bizi yok etmeye kasteden, yurtsuz yuvasız bırakmaya çalışan insanlara karşı, bizi tokatlayan düşman tavırlı insanlara karşı öbür yanağımızı da uzatacak, buraya da vurun diyecek halimiz yoktu ya. Sonuç olarak yedi düvele karşı yurdumuzu koruyorduk. İşgalci güçlere burada sizin ne işiniz var diyorduk.

Savaş ortamıdır. Ölenler olmuştur, olacaktır, ama asla kitlesel bir katliam (kırım), bir soykırım olmamıştır. Yüzlerce yıl ekmeğini yediği ülkenin altını oymaya çalışanlar, hak ettikleri karşılığı bir biçimde almışlardır. Bugün olsa, yeniden vatanımıza, insanımıza kastedilse, yine vatanı korumak adına alınacak her önlem alınır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Toprak uğruna ölmek göze alınırsa, ancak vatan olur.

Bu içi boş, yalandolan soykırım iddiası, “ya tutarsa” mantığı ile hareket eden iftiracı Ermeni taktiğidir. Bir de utanmaz arlanmazca toprak ve tazminat talebinde bulunulduğu söyleniyor. “Paçan sıkıyorsa gel al”, demek gerekir.

1909 yılında Adana isyanından sonra kışkırtıcı Papaz Episkopos Muşeg’in Amerika’ ya kaçtığını orada bir eli yağda bir eli balda yaşadığını, dini kullanarak konuyu sürekli suistimal ettiğini daha önce söyledik. Bir din adamı,bir papaz olarak, üstüne farz olmadığı halde, Ermeni gençleri örgütleyerek, kışkırtarak 7 Mart 1919 tarihinde Fransızların güneydoğu Anadolu’yu işgal etmelerinin ardından savaşmak üzere buraya yolladığını, çatışmalar sırasında gerek Türklerin gerekse bu Ermenilerin kayıplar verdiğini biliyoruz. “Tazminat tazminat” dedikleri de kandırılan ve savaşmak üzere bölgeye gönderilen bu Ermeni gönüllülere ödendiği söylenen paradır. Adama sormazlar mı, ayak oyuna gelip niye geldin buralara? Senin ne işin vardı bu topraklarda? Zamanında kardeş kardeş yaşamasını bilseydin, tasada kıvançta ortak olsaydın, daha güzel olmaz mıydı? Bu davranışlarına ne kazandın, kime hizmet ettin, kimi zengin ettin, kimi zengin etmeye devam ediyorsun demezler mi adama? Seni dün olduğu gibi bugün de kullanıyorlar, artık aklını kullansan, onurlu biçimde kendi ayaklarının üzerinde durmayı denesen, inançlarını kullanan papazın oyununa gelmesen olmaz mı? Bel altı vurmaya çalışacağına insana yakışan davranışı göstersen olmaz mı?