Bülent Erol.

Seçilmiş CHP Antalya İl Başkan Yardımcısı.

Bugün ‘sağ’ diye tanımladığımız milliyetçi bir gelenekten geliyor. Neden özür dilediğimi en sona bırakacağım ki konunun gizemi kaybolmasın.

Bülent Erol’un ‘sağ’cı olmasından kaynaklı, gelin bugün biraz ‘sağ’ ve ‘sol’ kavramlarına bakalım.

1789 Fransız devrimi gerçekleşmiş, Fransız Ulusal Meclisi’nde Anayasa tartışmaları yapılmaktadır. Meclis Başkanının sağında Kralın yetkilerinin korunmasını, kilisenin ayrıcalıklarını korumasını ve toplumsal düzenin olduğu gibi devam etmesini savunanlar yer almaktadır.

Buna karşılık, Meclis Başkanın solunda ise monarşinin sonlandırılmasını, yurttaş eşitliği ve köklü siyasal değişim isteyenler oturuyordu.

Bugünün ifadesi ile sağda muhafazakârlar, solda ise devrimciler vardı. Aralarındaki fark, ekonomik olmaktan çok değişim ile mevcut düzenden yana olanlar şeklinde biçimleniyordu.

Fransız meclisindeki bu ayrışma, günümüze kadar gelen sağ ve sol ayrışmasının isim babalığını yapıyordu.

Tarih, 1789. Yani 18. Yüzyıl.

İlerleyen yıllarda bu ayrışma, sol için sosyal adalet başta olmak üzere bütün çözümleri toplumsal fayda üzerine kurarken, sağ da ağırlıklı olarak serbest piyasa ve ekonomi olmak üzere liberalizm, milliyetçilik, vb. içine alan bir muhafazakarlık olarak biçimlendi.

Bugün de siyasal ayrışmayı bu temel üzerine oturtuyoruz ve siyaseti soldan sağa bir yelpaze gibi düşünüyoruz.

Fakat tarih durmuyor. Sürekli ilerliyor ve insanlığın önüne yeni deneyimler ve bu deneyimlerden süzülen yeni bilgiler koyuyor. Elde edilen her deneyim ve bilgi de kavramların yeniden ele alınmasını, yine kavramlarda anlam genişlemesi ya da artık yeterli gelmiyorsa yeni kavramlar üretilmesini zorunlu kılıyor.

Hem ülkemizde hem de dünyada çok çalkantılı bir dönemden geçiyoruz. Ülkemiz, hızla tarihsel bir kavşağa yo alırken (bu ayrıca tartışacağız), dünyada da bir uygarlık geçişine tanıklık ediyoruz. Çürümüş, köhne ve gerici Batı Uygarlığı, yerini genç, taze ve dinamik Avrasya Uygarlığına bırakıyor. İtalyan Marksist düşünür Antonio Gramsci'ye atfedilen "Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için mücadele ediyor: şimdi canavarlar zamanı" içindeyiz resmen.

İşte bu nedenle içinden geçtiğimiz dönem, işte bu kavram tartışmalarını gündeme getiriyor. Zira, bugün yaşadığımız olgulara baktığımızda, elimizdeki kavramlara göre yaptığımız konumlandırmalar artık yeterli gelmiyor.

Örneklerimize bakalım.

Doruk Maden işçileri, hak arayan öğretmenler, zeytin ağaçları için mücadele eden bütün kesimlerin yanında, alışık olmadığımız şekilde merkez sağ, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler destek veriyor. Zafer Partisi, İyi Parti, vb. sağda konumlanan siyasi hareketler, bizzat toplumsal mücadelenin içinde yer alıyorlar.

Ya da CHP için verilen butlan kararının ardından, Alanya programını yarıda kesen ve gece 02.00’de ziyarete gelen isim, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ. Ertesi gün bir başka ziyaretçi de İyi Parti Genel Başkanı Musavvat Dervişoğlu.

Bu iki isim ve temsil ettikleri siyasi hareketin bu desteği neden önemli?

Çünkü bu iki isim için ‘devlet’ kutsaldır ve kestiği parmak acımaz. Ancak burada görülüyor ki bu kutsal olan ‘devlet’ bu milliyetçi çevrelerin bile tepkisini alacak ve aldığı karara karşı çıkacak noktaya kadar gerilemiş.

Gelelim en önemli olguya.

Özelleştirmenin en hoyratcasını Turgut Özal’ın hayranı olduğu ve ekonomik politikalarını birebir takip etmeye çalıştığı dönemin Başbakanı Margaret Thatcher’in İngiltere’si çelik endüstrisini korumak için ülkedeki bütün çelik üretim tesislerini kamulaştırdı.

Bütün bu olgular aslında, merkez ya da aşırı sağ uygulamaların insanlık için istenilen sonuçları üretmediğini, sermaye merkezli uygulamaların, bir avuç para babası dışında bütün insanlığı baskı altına aldığını ve bu sistemin sürdürülebilir olmadığını gösteriyor.

Yazının başına dönecek olursak, Fransız Meclis Başkanının solunda oturanların köklü bir siyasal değişim istediğini belirtmiştim. Bugün de Türkiye’de çok acil olarak, dünyada ise genel bir yönelim biçiminde insanlar artık köklü bir siyasal değişim istiyorlar. Üstelik bu köklü siyasal değişim isteyenler toplumun bütün kesimleri ve sağcı solcu ayrımı olmadan bu değişim isteniyor.

Buradan baktığımızda şu sağ ve sol kavramlarını yeniden tartışmamız gerekiyor.

Gelelim, neden Bülent Erol’dan özür dilediğime.

Bülent Erol MHP kökenli olduğu için CHP kültür ve kodlarına sahip olmadığını düşündüğüm için, onun şahsını değil ama Erol’u CHP İl Yönetim Kuruluna alanları iki ayrı yazıda eleştirmiştim.

Şimdi görüyorum ki iki noktada hata yapmışım.

Birincisi, yukarıda uzun uzun anlatmaya çalıştığım sağ – sol ayrımına kendimi bağnazca teslim olmuşum, düşüncelerimi daha derinlemesine gözden geçirmemiş ve sığ bir değerlendirme yapmışım.

İkincisi, Bülent Erol’un CHP içindeki pratiği. Bülent Erol gerek CHP’ye verdiği emek gerekse kritik anlarda aldığı tavır ile kendisinin ne olduğunu çok güzel ve örnek bir şekilde ortaya koydu. Evet CHP kökenli olmayabilir ama AKP’nin içini boşalttığı ‘Anadolu feraseti’ni, olması gerektiği şekilde içinde bulunduğu yapıya yansıtarak farklı bir renk getirdi ve aslında meselenin sağ sol değil, değişim olmasını gerektiğini gösterdi.

Pek çok ‘CHP’linin aksine…

Daha önce yazdığım iki yazıyı yanlışladığı için Bülent Erol’a teşekkür ediyor ve özür diliyorum!