Karla kaplı bir Ankara sabahındayım. Annemle kartopu oynamışız, mosmor olmuş ellerim. Kendimi güçlükle içeri atıp sobanın yanına kurulmuşum. Resimlerine bakmaktan kendimi alıkoyamadığım Behrengi kitapları sayılmazsa, evimizin en büyük eğlencesi siyah beyaz televizyon. Vesile anneannemin kestanelerine yumulurken, beyazcamdan gelen ezgiye odaklanıyorum. Naif mi naif genç bir adam, sakin bir tonda şarkı söylüyor. Amatör, henüz elini nereye koyacağını kestiremeyen, hangi kameraya bakması gerektiğini bilemeyen bir hali var; lâkin onu dikkat çekici kılan da bu özelliği. Şarkısı ruhuma işliyor; Nâzım’dan alınmış, “bence artık sen de herkes gibisin” dizelerini de içeren “Sensiz de Yaşanıyor”, aramızda hiç bitmeyecek bir arkadaşlığın ilk durağını oluşturuyor.
Başka Şeyler Söyleyen Bir Adam
Bir Ekşi Sözlük kullanıcısı, ondan bahsederken ya çok sevildiğinden ya da hiç benimsenemediğinden dem vurmuştu bir zamanlar. Bu ne derece doğru, bilemem; ama ben, o ilk günden bu yana İlhan İrem’le bağımı koparmadım. Başlangıçta çocukluk düşlerine anlam kazandıran; ilk aşka ve ilk hayal kırıklığına denk düşen şarkılarına vuruldum. Sert politik rüzgârların tam ortasında, mahallelerin, kentlerin ikiye bölündüğü bir iklimin kıyısında bambaşka şeyler söyleyen biri vardı insanların karşısında. Barış’ın “Estergon Kalesi”ne, Cem’in “Parka” ile yanıt verdiği bir dünyada, sevdiği kadına, “Sensizliğin acısını sen nereden bileceksin, sen hiç sensiz kalmadın ki…” diye seslenebilen bir adam! Şarkılarını hayranlıkla dinleyen yüz binlerin, yaşananlarda var olan “duygu eksikliğini” onunla kapatmaya çalıştığı yıllar… (78 kuşağının devrimcileri, onu “Sev-Gençli” olarak tanımlarmış!)
Hüzünden İsyana
İlhan İrem, adını işitince yüzünü tebessüm kaplayan geniş yığınların gözünde çoğunlukla 70’lerdeki haliyle kaldı. Sesi, “sazlıklardan havalanan” bir ördeğe benzeyen sevgilisiyle bir türlü konuşamayan, derdini bir parça anlatır gibi olsa da, sözü “sen bilirsin” diye noktalayan kırılgan biri. Ama o, bu toplamın çok daha fazlasıydı kuşkusuz. Ülkeye bir kâbus gibi çöken 12 Eylül karanlığının en çok değiştirdiği sanatçılardan oldu. Bir yol ayrımının tam ortasında, giderken bıraktığı gökyüzünün toprak, yıldızlarınsa çakıl taşı olduğu, olgun bir adam vardı artık karşımızda. Arabeskin kaderi, hayata dair olanın uhreviyi çağrıştırdığı bir dünyada yeni bir yol çizdi kendisine.
Deneysel bir üretim sürecinin ürünü olan üçlemesi (“Pencere”, “Köprü”, “Ve Ötesi”), muhtemelen ülkemizde yapılan ilk senfonik rock denemesiydi. “Sevecen”, “Terazi”, “Her şey Dönüyor”, “Hallaç”, “Ay Tozları”, “Samanyolu”… Şarkıları bir yandan başka bir dünyanın kapılarını aralarken, diğer taraftan da bir dönemin en popüler sanatçısının, kültürel dejenerasyon dönemine isyanını içeriyor ve iradi biçimde yalnızlığı tercih etmesini gündeme getiriyordu. Sesi artık milyonlarda yankı bulmasa da, çok daha yeni, yaptıklarını anlamlandırmaya çalışan ve felsefesinin izini süren mütevazı bir yığınla kucaklaştı İlhan İrem.
Hayatın Üçüncü Gözü
Müziği her dönem yeni arayışlarla dolu olan, ülkenin içinden geçtiği altüst oluşlara kendi cephesinden ses veren sanatçının 90’lı yılları ise, müzik tarihimizde bir başka doruğu temsil eden “Koridor”la simgelendi. “Gül Kokulu Çeyiz Sandığı”ndan “Ninni Sevgilim”e, “Gece Perisi”nden “Kapılar”a uzanan, bireyin iç dünyasındaki sessiz çığlıkların dünyaya haykırış olarak yansıdığı ve aks-i seda yoluyla bütün bir evrene yayıldığı şarkılar. “Seni Seviyorum” ve “Cennet İlahileri” albümleri ise tekrara düşmeyen başka arayışların sesi oldu (“Hayat bir aks-i seda uçurumlarda / Dağılır paramparça karşı yarlarda / Bir üçüncü göz gerek, hayat sevgidir / Çöz artık gözlerini oyun bitmiştir”. “Hayatın Üçüncü Gözü”, “İlhan-ı Aşk” albümü).
Öldürülmesinin ardından yayınlanan Time dergisinin kapağında, John Lennon’a atfen, “Müzik Öldü!” yazıyordu. Bense, bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde, ilk gençlik yıllarına dönüyor, ölümü düştüğüm bir anda “Samanyolu”na nasıl sığındığımı anımsıyorum. Çok yaşa İlhan İrem ve insanlığa daha nice şarkılar söyle!