Geçen hafta dost sohbetlerinin en önemli konusu -Cem Karaca’nın ölüm yıldönümü dolayısıyla yeniden gündeme gelmesinden kaynaklı olarak- müzikti. Ortak tespitler, bir dönemin samimiyetinin mumla arandığı, yeni “trendin” kimi yeniden yorumlamalar dışında (cover) anlaşılmasının kolay olmadığı ve genel olarak kitle müziğinin birkaç örnek dışında düşüş içinde olduğuydu.
Peki, bu analizler gerçeği yansıtıyor mu, yoksa günceli anlamaktan uzak, tamamen yüzeysel bir yaklaşım mı barındırıyor? Bunu anlamak için Türkiye’de ana akım popüler müzik türlerinin oluşmaya başladığı 70’leri anımsayarak söze başlayalım.
Hafif Müzik: Yerli ve Milli!
Önceki yazılarımdan birinde, -artık ne demekse- “Türkçe Sözlü Hafif Müziğin” (!) ‘naif’ dönemini İlhan İrem üzerinden ele almaya çalışmıştım. Aranjman da denilen ve genellikle yabancı popüler şarkılara bizden sözler yazılarak “yerli ve milli” (!) bir hüviyet verildiği 70’leri kitle teveccühü bakımından değerlendirmek, yalnızca müziğin değil sosyolojinin de ilgi alanı aslında. Sokağın sertleşmeye başladığı yılların, türdeki başat figürlerden adı ilk anda aklımıza gelenleri sıralayalım: Ajda Pekkan, Nilüfer, Erol Evgin, İskender Doğan, Asu Maralman, Yeliz, Yeşim, Şenay, Nükhet Duru, Nil Burak, Banu, Esmeray, İlhan İrem, Alpay, Neco, Füsun Önal, Kayahan, Sezen Aksu… Başlangıçta Fecri Ebcioğlu ya da Sezen Cumhur Önal gibi isimlerin, genellikle çok başarılı sözlerle şekil verdiği ilk dönem, 1970’li yıllarda özgün besteleri de içine alacak biçimde genişlemiş ve ana akıma dönüşmüştü.
Anadolu Rock: Türküden Sokağa!
Günümüzde Anadolu Pop ya da Anadolu Rock olarak tanımlanan; ancak o yıllarda ya Halk Müziği ya da “Hafif Müzik” içinde ele alınan bir başka yaklaşım ise dönemin politik eğilimlerine daha yakın duruyordu. Moğollar, Barış, Selda, Cem, Kızılok, Akbayram, Alagözler, Ersen gibi isim ve topluluklar, bir yanı country akorlarına; Beatles, Dylan ve Baez’a, diğer yanı Anadolu ezgilerine dayanan bir soundun peşine düştüler. Doğrusu bunda da çok başarılı oldular. Moğollar’ın “Ilgaz”ı, Barış Manço’nun “Binboğanın Kızı”, Cem Karaca’nın “Emrah”ı ve diğerleri bunun en kıymetli örneklerini oluşturdular. Sözünü ettiğimiz sanatçılar, dönemin rüzgârına göre tek kanallı (TRT) siyah-beyaz ekranda kendilerine nadiren de olsa yer buluyor ve hedef kitlelerini genişletiyorlardı. Anadolu Rock, ülkedeki muhalefetin yükselmesiyle birlikte yeni bir evreye geçti; “Estergon Kalesi” ile “1 Mayıs Taksim Meydanı” arasında varlığını sürdürdü.
Çizgiden Taşanlar: Arabesk ve Ötesi
Tek sesi hâkim kılma çabasını entelektüel kılıfa uydurmaya çalışan TRT’nin halk, sanat ve hafif müzik merkezli eğiliminden en büyük sapma ise kuşkusuz arabeskte kendisini gösterdi. 2000’lerde siyasi literatürün en önemli argümanları arasına katılan “mağduriyet” kavramının ilk örneklerinden olan türün müzisyenleri, çeşitli küçümsemelere ve “yoz” ilan edilmelere inat çığ gibi büyüyen bir koroya kavuştular. Bu öylesine büyük bir dalgaydı ki; Orhan, Ferdi ve Müslüm’e eklenen sayısız yeni sesin (Kibariye, Bergen, Ercan Turgut, Gökhan Güney, Karaböcekler, Esengül) ticari cazibesi, Ajda Pekkan ve Nilüfer gibi erken dönem pop kraliçelerini dahi içine alıverdi.
70’lerde, bütün bu eğilimlerden izler taşımakla birlikte kendi müzikal davasını güden, sınırları zorlayan veya kolaylıkla tanımlayamayan sesler de vardı. Bülent Ortaçgil’in “Olmalı mı Olmamalı mı” ile doruğa taşan kentli müziği, Yeni Türkü’nün “Buğdayın Türküsü”, MFÖ’nün (önce Mazhar & Fuat) “Ele Güne Karşı Yapayalnız”ı, Erkin Koray’ın arabeskten türküye ve popa serbestçe gezindiği üretimleri ve elbette Ergüder & Nur Yoldaş’ın erken 80’lere sarkan o eşsiz “Sultan-ı Yegâh”ı…
Haftaya, popüler müziğin tarihsel yolculuğunu tamamlayacak ve günümüz ile bağlarını irdelemeye çalışacağız.