Antik çağ uygarlıklarında işkence, devlet otoritesinin doğal bir parçası olarak görülüyordu. Mezopotamya, Mısır, Pers ve Çin’de bedensel cezalar hem cezalandırma hem de sorgulama yöntemi olarak kullanıldı. Antik Yunan’da kölelere yönelik işkence meşru kabul edilirken, Roma İmparatorluğu döneminde işkence daha sistematik hale geldi ve siyasi suçlamalarda da uygulanmaya başladı.
Orta Çağ’da işkence, özellikle dinî otoritenin aracı haline dönüştü. İspanyol Engizisyonu sürecinde itiraf almak amacıyla germe tezgâhları, yakma ve su işkencesi gibi yöntemler yaygın biçimde kullanıldı. Aynı dönem Osmanlı İmparatorluğu dahil birçok devlette de falaka ve benzeri ağır sorgu yöntemleri görüldü.
17. ve 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile birlikte işkence ilk kez ciddi biçimde sorgulanmaya başlandı. Cesare Beccaria gibi düşünürler işkencenin hukuka ve insan aklına aykırı olduğunu savundu. Bunun sonucunda Avrupa’da birçok ülkede resmî işkence uygulamaları kaldırıldı.
19. yüzyılda işkence Avrupa’da hukuken gerilerken, sömürge sistemlerinde devam etti. Belçika Kongosu Dönemi gibi örneklerde milyonlarca insan ağır şiddet ve işkenceye maruz kaldı.
20. yüzyılda işkence daha bürokratik ve sistematik bir yapıya dönüştü. Holokost, Stalin Dönemi Büyük Tasfiyesi ve Soğuk Savaş dönemindeki askerî rejimler, işkenceyi devlet politikalarının parçası haline getirdi. Türkiye’de ise 12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi sonrasında ağır işkence iddiaları gündeme geldi.
II. Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler öncülüğünde oluşturulan insan hakları sistemi işkenceyi kesin biçimde yasakladı. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşmesi bu sürecin temel belgeleri oldu.
Yukarıda işkencenin kaba hatları ile kronolojik tarihçesini okudunuz.
İnsanlık tarihi sadece iyi şeylerin ilerlemesi, insanlığı ileri götürmesi ve olumlu gelişmeleri kapsamaz. İnsanlığa ait olumsuzluklar da bu ilerlemeden nasibini alır. Savaş, bunun en güzel örneğidir. Günümüzde, orduların göğüs göğüse gelerek savaştığı konvansiyonel savaşlardan, neredeyse alanda insanın olmadığı, oturulan koltuklardaki kumandalarla yürütülen SİHA, dron vb. teknolojik savaşlara evrildik.
Elbette işkence de bu ilerlemeden nasibini aldı.
Aslında tarihi sınıflı toplum kadar eski olan ama 20. Yüzyılda bilimsel alt yapısına kavuşan psikolojik savaş ve buna bağlı işkence de 21. Yüzyılda iyiden iyiye bireysel niteliğini ön plana çıkardı.
Gelin bu saptamanın örneklerine, son iki ayda Antalya’da yaşadığımız örnekler üzerinden bakalım:
- 8 Mart 2026’da Adalet Bakanı Akın Gürlek, Manisa’da Özgür Özel’e para verdiği iddiası üzerinden, Antalya Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Muhittin Böcek’in itirafçı olacağını söyleyerek, “zamanı var” dedi. Muhittin Böcek, bu açıklamaya “ben daha önce bu konuda ifade verdim.” Dedi.
- Ardından, önce Muhittin Böcek’in iki makam şoförü ve bir özel kalem çalışanı, sonra da Muhittin Böcek’in başdanışmanı ve halkla ilişkilerde çalışan bir personeli gözaltına alınarak Silivri zindanlarına atıldı.
- Daha önce yapılan ABB iştiraki ALDAŞ operasyonuna bağlı olarak Muhittin Böcek hakkında tutuklama kararı verildi.
- Muhittin Böcek ve oğlu Gökhan Böcek’in mal varlığına el konuldu.
Bunlara rağmen Muhittin Böcek istenilen itirafı yapmayınca, bu sefer işkencenin dozu insanlık dışı boyuta taşındı ve Gökhan Böcek ile eşi Zuhal Böcek’in özel hayat videoları, alçaklık sınırında kamuoyuna servis edildi. Gökhan ve Zuhal Böcek bu alçaklığa “neden yapıldığını biliyoruz. Babamızı itirafçı yapmak istiyoruz” diye açıklama yapınca, bu açıklamanın sabahında Zuhal Böcek gözaltına alınarak apar topar İstanbul’a götürüldü ve Silivri zindanına atıldı.
Ha insanı Filistin askısına almışsın, ha özel hayatı, çocuğu üzerinden çökertmeye çalışmışsın.
İkisinin arasındaki fark, insanlığın gelişmişlik düzeyidir, o kadar.
İşkence, işkencedir.
Bugün sadece 21. Yüzyıl işkence dönemini yaşıyoruz, o kadar.