Türkiye’de bazı sektörler vardır; orada “iş kazası” denilen şey aslında göz göre göre gelen ihmalin adıdır. Film ve dizi sektörü de bunlardan biri.
Parlak gala fotoğraflarının, milyonluk prodüksiyonların, kırmızı halıların arkasında görünmeyen başka bir dünya var. O dünya; 16 saati bulan mesailerle çalışan, tatil günü bile dekor kuran, çoğu zaman sigortasını, ücretini, uykusunu ve sağlığını aynı anda kaybeden set emekçilerinin dünyası.
Son yaşanan olay ise artık yalnızca “ağır çalışma koşulları” başlığıyla açıklanabilecek bir durum değil.
Bir film setinde sanat ekibinde çalışan üç kişi saldırıya uğruyor. İçlerinden biri MS hastası. Ve bu insanlar saldırıya uğramadan önce defalarca yapımı uyarıyor: “Burada güvenlik yok.” “Can güvenliğimiz sağlanmıyor.” “Önlem alınması gerekiyor.” Ama belli ki Türkiye’de set emekçilerinin güvenliği, çekim planından daha önemsiz görülüyor. İddiaya göre yapım şirketi, çekim yapılan bölgede çevredeki işletmelere bazı vaatlerde bulunuyor; ancak bu vaatler yerine getirilmeyince gerilim büyüyor. Sonuçta yaklaşık 30 kişilik bir grubun, mekanda kalan üç set çalışanına saldırdığı belirtiliyor.
Burada insanın aklına şu soru geliyor: Bir yapım şirketi, milyonlarca liralık ekipmanı korumak için onlarca önlem alırken, o ekipmanı taşıyan insanları korumayı neden maliyet kalemi olarak görüyor?
Daha çarpıcı olanı ise saldırının ardından yaşanıyor.
İnsanlar darp edilmiş. Bir çalışan kronik hastalığı nedeniyle risk altında. Ama çekim durmuyor.
Set devam ediyor.
Çünkü bu sektörde insanın değil, “günün planının” değerli olduğu bir düzen kurulmuş durumda. 12 saatlik çalışma sınırı zaten yıllardır fiilen yok sayılıyor. “Bir sahne daha”, “bir plan daha”, “bir gün daha yetişsin” derken insanlar fiziksel ve psikolojik sınırlarının ötesine itiliyor. Şimdi buna bir de güvenlik sorunu eklenmiş durumda.
Ve sektörün en tehlikeli alışkanlığı şu: Her skandal birkaç gün konuşuluyor, sonra herkes susuyor.
Ta ki başka bir sette daha ağır bir olay yaşanana kadar.
Oysa mesele yalnızca bir kavga değil. Mesele, set çalışanlarının sistematik biçimde korunmaması. Mesele, yapım şirketlerinin sorumluluğu “iş yetiştirme” başlığı altında buharlaştırabilmesi. Mesele, emekçilerin güvenliğinin sektörde hâlâ pazarlık konusu olması.
Bir ülkede insanlar çalışırken dayak yiyorsa ve üretim buna rağmen durmuyorsa, orada sorun yalnızca bir yapım şirketi değildir. Orada sorun, emeği insan hayatından daha değersiz gören çalışma düzenidir.