Son yaşanan Üsküdar süreci, insanlığın en önemli kazanımı olan demokrasi ve kendi kendini yönetme hakkının aslın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Yargının egemen olduğu yönetim biçimi olan ‘jüritokrasi’nin nasıl, belediyelere kayyım, CHP’ye mutlak butlan’ın ardından Üsküdar ile birlikte, kolaylıkla seçime nasıl müdahale edebileceğinin son örneği olarak gözler önüne serildi.

Ama yine Üsküdar süreci bir şeyi daha bütün çıplaklığı ile ortaya çıkardı. Olay görünürde dört meclis üyesiymiş gibi dursa da aslında yıllardır yaşadığımız çok daha derin bir sorunu açığa çıkardı.

Siyasetin bireyselleşmesi.

Yargı baskısı, kişisel çıkarlar ve benzeri nedenlerle, bir anda 180 derece zıddına geçerek parti değiştiren siyasiler.

Sosyolojik anlamda siyaset, toplumdaki güç ilişkilerinin örgütlenme biçimidir.

Sosyolojik anlamda siyaset, toplumdaki güç ilişkilerinin örgütlenme biçimiyse; ideoloji, bu güç ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine ilişkin anlam, değer ve meşruiyet sistemidir.

Yani siyaset daha çok “kim, nasıl ve hangi araçlarla güç kullanıyor?”, ideoloji ise “bu güç neden, hangi amaçla ve hangi değerler doğrultusunda kullanılmalı?” sorusuna cevap verir.

Bu nokta iki kavram öne çıkıyor: ‘amaç’ ve ‘değer’

Siyaseti salt iktidar mücadelesinden kamusal bir mücadeleye dönüştüren tam da bu iki kavramdır: amaç ve değer.

***

Türkiye siyasetinde patronaj ve çıkar ilişkileri hiçbir zaman eksik olmadı; ancak partiler arasındaki ideolojik sınırlar geçmişte bugüne kıyasla daha görünürdü.

Türkiye siyasetinde II. Meşrutiyet'ten bu yana farklı biçimlerde yeniden üretilen iki ana siyasal damar görmek mümkün: İttihat ve Terakki'de belirginleşen merkeziyetçi-devletçi-modernleşmeci damar ile onun karşısında Prens Sabahaddin, Ahrar ve kısmen Hürriyet ve İtilaf çevrelerinde ifadesini bulan daha liberal, muhafazakâr ve adem-i merkeziyetçi damar. Bu ayrım Cumhuriyet döneminde birebir aynı partiler üzerinden devam etmese de CHP ile merkez sağ arasındaki tarihsel çatışmanın bazı unsurlarında yeniden üretildi. Bu tarihsel ayrışmanın Cumhuriyet döneminde en görünür fay hatlarından biri de laiklik oldu

AKP hükümetlerinin, başta iktidar kaynaklarını kullanarak sermaye aktarımı olmak üzere kullandığı çeşitli araçlar, demokrasiyi sandığa indirgeyerek, siyasetçinin partiden bağımsızlaşması değil, parti örgütünün ideolojiden bağımsızlaşmasını da hızlandırdı.

“Sen ne düşünüyorsun” sorusunun yerini “kaç oy getiriyorsun” sorusu aldı.

İktidar, elindeki araçlarla kendisine geçmesi için ikna edemediği figürleri bu defa da yargı yolu ile ikna etti. Başka bir deyiş ile rıza yolu ile alamadığını zor yolu ile almayı tercih etti ve bu zor yolu ile transferler yaptı.

Olayı biraz somutlamak gerekirse, Üsküdar’da bir belediye meclisi üyesi, AKP’ye geçişi için “bana bir şey olursa, engelli eşim ve çocuğuma kim bakacak?” diye savunma yaptı ve bu savunma da kabul gördü.

Kimse çıkıp da “baskı varsa buna karşı çıkalım; fakat baskıya boyun eğerek siyasal saf değiştirmeyi de siyasal erdem haline getirmeyelim.” demedi

Bu meclis üyesi toplumun nasıl olması gerektiğine ilişkin belirli bir dünya görüşünü gerçekleştirmeyi hedeflememişti. Öyle bir derdi de yoktu. Bu meclis üyesine tepki göstermemek, daha kötüsü, bu meclis üyesi üzerinden baskı edebiyatı yaparak olayı romantize etmek, bu ‘dertsizlik’ durumunun toplumsallaşması anlamına geliyor.

Çünkü ideoloji dediğimiz şey, en nihayetinde insanın toplum adına taşıdığı derdin sistemleşmiş halidir. Derdi olmayanın davası olmaz; davası olmayanın da siyasette hangi tarafta durduğunun fazla önemi kalmaz.

Elbette hiç kimse siyaset yaptığı için kendisinin ya da ailesinin güvenliğiyle sınanmamalıdır. Böyle bir tehdit varsa bunun karşısında hep birlikte durmak gerekir. Ancak başka bir soru sormak da zorundayız: Siyasal mücadele, ilk ciddi baskıyla terk edilebilecek bireysel bir kariyer midir; yoksa belirli değerler uğruna üstlenilmiş kamusal bir sorumluluk mudur?

Yukarıdaki iki kavrama amaç ve değere dönecek olursak, akşam CHP ya da Yeni Partili olarak yatıp sabah AKP’li kalkanların amaç ve değeri, dolayısı ile ideolojileri olmadığı için bu kadar kolay saf değiştirebiliyorlar. Siyaseti ‘kamusal’ bir sorumluluk bireysel bir kariyere indirgeyebiliyorlar.

İdeolojisizleşmenin sonucu insanların siyasetten kurtulması değildir; siyasetin değerlerden arındırılıp çıplak güç mücadelesine dönüşmesidir.

Derdi olmayanın davası olmaz; davası olmayanın safını ise fikirleri değil, o günün çıkarları ve korkuları belirler.