Her şey 1952 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla başladı.
Türkiye’nin NATO serüveni o gün başladı ve o günden bu yana hâlâ devam ediyor.
NATO mu?
1949 yılında kurulmuş; kuruluş amacı ve ilkeleri açıkça belirtilmiş olan, “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü” anlamına gelen uluslararası “askeri” ve “siyasi” bir ittifakın adıdır.
Üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini, akabinde de siyasi bağımsızlıklarını korumak misyonuyla kurulduğu ifade edilmektedir.
Bu kapsamda, dünya üzerindeki yüksek mevcutlu bu askeri topluluk, gücünün verdiği güvenin ötesinde; bir o kadar da kaygı, öfke dolu ve yüksek tirajlı protestolarla karşı karşıya kalan bir örgüttür.
Dönemsel aralıklarla, üye ülkelerin ev sahipliğinde dünya çapında geniş katılımlı zirveler icra edilmektedir.
İlki 2004 yılında İstanbul’da yapılan NATO zirvesinin ikincisi, 7-8 Temmuz tarihlerinde ülkemizin başkenti Ankara’da gerçekleştirilecek.
Toplantıya 32 üye ülkenin devlet başkanlarının yanı sıra birçok lider, siyasi ve askeri stratejik üst düzey katılımcının gelmesi bekleniyor.
Toplantının organizasyon aşamasındaki hareketlilik yaklaşık bir yıl öncesine dayanıyor. Bu tür uluslararası toplantıların kapsamı dikkate alınacak olursa, hazırlık aşaması için ayrılan sürenin aslında ne kadar kısıtlı olduğu açıkça görülecektir.
Üst segmentteki bu tür organizasyonlar elbette ülkenin imajı ve tanıtımı açısından son derece önemlidir; fakat konu NATO ve üyeleri olunca, orada durumlar maalesef pek iç açıcı gözükmemektedir.
Bu durum; protestoların, gösterilerin, yürüyüşlerin ve birtakım eylemsel hareketlerin ülke çapında kendini hissettireceği anlamına gelir.
Fakat ilginçtir ki, daha zirvenin yapılmasına haftalar kala birtakım gözaltı, tutuklamaların baş göstermeye başladığına şimdiden şahit oluyoruz.
Oysaki aralarında, neredeyse cumhuriyet ile yaşıt olacak bir mertebeye yükselmiş sivil toplum örgütü ve mensuplarının da bulunduğu, sayıları epey bir yekûn oluşturan yurttaş grubu gözaltına alınmış, hatta içlerinden tutuklananlar olmuştur.
Kamuoyunda gözlemlediğimiz üzere, daha toplantı başlamadan “durum buysa, sonrası nasıl olacak acaba” diye düşünülmeye başlandı bile!
Peki, tüm bunlar olurken zirveye ev sahipliği yapacak başkente dönüp bir bakalım mı?
Adeta şehirde yaşayanlar, zirvenin başlangıcından bitimine kadar bir abluka altında olacak. Neredeyse kuş uçurtulmayacak oranda üst düzey bir güvenlik alarmı verilmiş durumda.
E sonuçta bir düşünsenize; neredeyse dünya üzerindeki tüm "kelli felli" devlet başkanları ve cumhurbaşkanları burada olacak.
Merak ediyorum, zirveye muhalefet liderleri de davetli mi? Seçilmişlerin yanında adanmışlarda davetli olacak mı?
Toplantının gerçek gündemini tabii ki bir vatandaş olarak bizler bilmiyoruz, doğal olarak bilme şansımız da yok.
İyi de süreç içindeki gelişmelerden, röportajlardan nasıl haberdar olacağız?
İşte burada NATO tarafından yapılan açıklama devreye giriyor ve deniyor ki: “Görsel ve yazılı medya organları ile zirveyi takip edecek gazetecilerin akreditasyonu, zirvenin yapılacağı ev sahibi ülkenin basın ve yayın sorumlularının yetkisindedir.” Fakat sorumluluk sahipleri, konuyu tamamen NATO’nun güdümüne atarak birçok basın mensubunu akredite etmemiştir.
Şimdiden basına yönelik “bariz bir sansür” uygulamasıyla karşı karşıya kalındığı ifade edilmektedir.
Basının yanında, birçok akademisyenin de şimdiden gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla, zirve başlamadan başkentte palyatif uygulamaların yanında, güvenlik önlemleri adeta hayatı durdururcasına gelmesi işin önem ve vahametini ön plana çıkarmaktadır.
Bu ve buna benzer uygulamalar zirveden günler öncesinde devreye sokulmuş olup muhtemelen son liderin uçağı hava sahamızdan ayrılıncaya, hatta kendi ülkesine tekerlek koyuncaya kadar da süreceğe benziyor.
Hadi hayırlısı olsun diyelim bakalım.
Unutmadan ifade edelim: Trump efendinin hediyesi sizce ne olabilir?
“F-35’ler mi, F-16 modernizasyon kitleri mi, yoksa belki de jet motorları, ne dersiniz ki? S-400’leri Ruslara iade et, ne istersen iste benden yiğidim aslanım" teklifi mi?
Zamanla belli olur. Uçan sarayının yanında, diğer yedek uçaklarının da içi kim bilir belki de “Yeşiller” doludur... Tüm bu olan biteni ve benzerlerini, görevini bağımsızca yapan, haber alma özgürlüğümüzü üst düzeyde tutan dürüst yazılı ve görsel medyadan öğrenmeye çalışacağız.
Yine de karamsar olmayın; biz bu ve buna benzer uluslararası birçok büyük organizasyondan her şeye rağmen yüzünün akıyla çıkmış bir ülkeyiz.
Ülkenin Meclisini dahi kapatırız yeri gelir ise …