Bugün Ankara’da 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, CHP 38. Büyük Kurultayı ile ilgili dava görülecek. Bu dava nedeni ile de ‘mutlak butlan’ tartışmaları yeniden alevlendi.

Öncelikle, teknik olarak şunu belirteyim.

Bu dava ‘mutlak butlan’ davası değil. Mutlak butlan davası, daha önce 40. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görüldü ve mahkeme mutlak butlan talebini reddetti.

Bu nedenle, bugün mahkemeden mutlak butlan kararının çıkmasını beklemek anlamsız. Bu davadan çıkacak sonuç, CHP’nin 38. Büyük Kurultayında para, vb. nedenlerle delegelerin iradesini sakatladığı öne sürülen 12 sanık hakkında karar olacak. Yani ya suçlu bulunacaklar ve ceza alacaklar ya da beraat edecekler. Yani mutlak butlan kararı gelmeyecek.

Asliye Ceza Mahkemeleri bu kararı veremez.

Peki, bu mahkemenin kararının mutlak butlan kararı öncesinde hem hukuksal hem de siyasal etkisi yok mu?

Var. Hem de çok ciddi şekilde var.

Eğer mahkeme, suç isnat edilen 12 kişinin birisini bile suçlu bulursa, o zaman Asliye Hukuk Mahkemesinde verilen ve istinafa götürülen ‘mutlak butlanın reddi’ kararının istinafta bozularak yeniden 1. derece mahkemesine, yani Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine hukuki zemin hazırlanmış olacak.

Yok, eğer mahkeme bu 12 sanığının tamamının beraatine, yani suçsuz olduğuna karar verirse, o zaman da istinaf mahkemesinin, 1. derece mahkemesinin kararını onamasının önü açılacak.

Bu olayın hukuki tarafı.

Bir de siyasi boyutu var.

Şayet mahkeme bugün bir sanığın bile suçlu olmasına hükmetmesi durumunda, mutlak butlan davası, belediyelere operasyon ve Manisa soruşturması ile birlikte üç cephede direniş hattı kuran CHP’nin surlarında ciddi bir gedik açılmış olacak ve CHP adına süreç gitgide sertleşecek. Bu sertleşmenin ayak seslerini Özgür Özel’in dünkü basın toplantısında en sert perdeden duyduk.

Bu sertleşme, sadece iktidar ile CHP arasında değil, CHP içinde mutlak butlanı dört gözle bekleyen ve CHP Genel Merkezini eleştirmede iktidardan geri kalmayan, hatta iktidardan daha ile giden parti içi muhalefet ile de yaşanacak.

Siyasi tarihimize baktığımızda aklımıza ilk gelen, 1950’nin ikinci yarısında Demokrat Parti’nin kurduğu, ‘Vatan Cephesi’ ve 1960’ta 27 Mayıs’a giden yolu açan ‘tahkikat komisyonu’nda bile bu düzeyde bir sertleşme yaşanmamıştı. O dönemde de Demokrat Parti CHP’yi etkisizleştirmeye çalışmış, devlet olanaklarını kendi lehine kullanmış ama devletin, yasama ve yürütme ile birlikte üçüncü erki olan yargı gücünü bu derece siyasallaştırarak politize etmemişti.

Uşak Belediye Başkanı’nın emniyet tarafından çekilen yarı çıplak görüntülerinin basına servis edilmesi, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in şoförleri, özel kalem görevlisi, baş danışmanı ve bir belediye çalışanının alayü vala ile Antalya’dan alınarak İstanbul’a götürülmesi ve bu götürülmeler sırasında bu isimler hakkında bir kısım malum bir kısım da malum adayı medyanın, daha bu kişiler İstanbul’a varıp sorguları başlamadan yayınların yaptırılması, iktidarın gerçeği değil, kendi yarattığı durumu topluma kabul ettirme çabasından başka bir şey değil. George Orwel’in 1984 kitabındaki gibi ‘Big Brother’ yani iktidar, kendi yarattığı gerçekliği topluma kabul ettirmek istiyor.

Tarihi günlerden geçiyoruz ve Türkiye hızla bir yol ayrımına gidiyor.

Bu yol ayrımı, Tanzimatla başlayan ve Cumhuriyet devrimi ile büyük atılımını yapan devrimci miras, birikim ve güç ile Cumhuriyetle 100 yıllık hesaplaşmasını tamamlamak ve onu akamete uğratmak isteyen gerici güçler arasında yaşanıyor.

Yol ayrımının sonundaki en büyük engel de CHP’nin tahkim ettiği toplumsal muhalefet. Unutmayalım ki bu muhalefet salt CHP değil, Cumhuriyetin ektiği tohumların yeşerttiği Anadolu coğrafyasıdır. Bugün, içinden geçilen süreç CHP’yi mücadelenin merkezine oturttu. Eğer CHP olmazsa, başka bir merkez bulunur ve muhalefet devam eder.

Bugün yaşananlara eleştirel gözle bakanlar, eleştirilerini bu yol ayrımını unutmadan yapmak ve ona göre pozisyon almak zorundalar.