Gençliğini 1980’lerin sonu ve devam eden yıllarda yaşayanlar, başlıktaki cümleyi hatırlayacaklardır.
O dönemde fırtına gibi esen, hemen hemen bütün gençlik tiyatrolarının kapalı gişe oynadığı, Turgut Özakman’ın komedi oyunun adıdır, “Ah şu gençler”
Oyun, aynı evde yaşayan geleneksel değerleri temsil eden yaşlı bir çift ile onların modern, özgürlükçü gençleri arasındaki çatışmayı konu alır.
Gençler; aşk, evlilik ve yaşam tarzı konusunda daha bağımsız düşünürken, büyükler daha katı ve geleneksel bir bakış açısına sahiptir. Bu durum, ev içinde sürekli tartışmalara ve komik olaylara yol açar.
Zamanla taraflar birbirlerinin bakış açılarını anlamaya başlar. Kuşaklar arası farklılıkların aslında bir çatışma değil, birbirini tamamlayan bir zenginlik olduğu mesajı verilir.
Peki, neden bu girişe ihtiyaç duydum.
Geçtiğimiz hafta, Akdeniz Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şahin Filiz’in daveti üzerine, bölüm öğrencileri ile bir araya gelme şansını yakaladım.
İşin aslı, biraz da tedirgindim. Zira, felsefe bölümü öğrencileri ile ‘basın ve etik’ konulu bir sohbete davet edilmiştim. Felsefenin en temel alanlarından birisi olan ‘etik’ konusunda sohbet etmek beni içten içe terletiyordu. Terlemekte ne kadar haklı olduğumu, sohbet ilerledikçe daha da net anladım. Öğrencilerin, felsefe disiplini içerisinde yaptıkları katkılar ve sordukları sorular sohbeti derinleştiriyor, onların alan hakimiyetlerini açığa çıkarıyordu.
Örneğin, 1993 yılında fotoğrafçı Kevin Carter tarafından çekilen ve bir akbabanın açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğu bekleyen akbaba fotoğrafı önemli bir tartışma konusu oldu. En doğru kompozisyonu çekmek için 20 dakika bekleyen Kevin Carter’in davranışı sorgulandı ve bana “Kevin Carter yerine siz olsanız ne yapardınız?” sorusu yöneltildi.

Aslında bu soru uzun süre uluslararası basın çevrelerinde tartışılmıştı. Kimi çevreler Kevin Carter’ın işini yaptığını savunurken, kimileri de burada bir insan hayatı söz konusu olduğunu, önceliğin iş değil, çocuğun kurtarılması olduğunu ifade etmişti.
Halil İbrahim’in bu sorusuna hiç tereddütsüz, “bilmiyorum” dedim. Bilmiyordum. Çünkü, böyle bir ikilemi hiç yaşamadım. O anki duygusal pozisyonumu kestiremiyordum.
Aslında mümkün olduğunca basın ve etik bağlamında kalıp, politize bir sunumdan uzak durma niyetindeydim. Ancak, süreç benim beklediğim gibi gelişmedi. Katkı ve sorular ister istemez düşünce özgürlüğünden hareketle politikaya kaydı. Bu politik kaymanın ardından can alıcı soru geldi:
“Kullanacağınız haberleri nasıl seçiyorsunuz?”
Aklıma, George Orwell’a atfedilen, “Gazetecilik, birilerinin yayımlanmasını istemediği şeyi yayımlamaktır; geri kalan her şey halkla ilişkilerdir.” cümlesi geldi ve bu içerikte bir yanıt ürettim.
Ama kabul etmeliyim, öğrencilerle geçirdiğim bir buçuk saatte epeyce terledim. Daha da önemlisi, terledikçe mutlu oldum.
İşte bu mutluluk, başlıktaki cümleyi gündeme getirdi:
“Ah şu gençler”