Gün geçmiyor ki bir belediye başkanının partisinden istifa edip AKP’ye geçtiği ya da hangi belediye başkanının hangi gün AKP’ye geçeceği haberini duymayalım.
Parti değiştirenlerin gerekçeleri ise neredeyse birbirinin kopyası.
İktidar partisinin kapısından girer girmez aynı sözcüğe sarılıyorlar:
‘Hizmet’
“Kentime daha iyi hizmet verebilmek için AKP’ye geçtim.”
Açıkçası hizmet, hizmet olalı böyle zulüm görmemişti!
Siyasi baskı ve yargı tehdidi iddialarının da tartışıldığı bir ortamda, bu parti değişikliklerinin gerçek gerekçelerini sorgulamak kaçınılmaz.
Elbette her parti değişikliğini aynı gerekçeye bağlayamayız. Ama şu soruyu da sormadan geçemeyiz:
Bir belediye başkanının kentine hizmet edebilmesi için neden iktidar partisinin üyesi olması gereksin?
Sanki AKP’ye geçmeden önce hizmet üretmiyorlarmış gibi.
Sanki AKP dışında kalan belediye başkanlarının hizmet etme imkânı yokmuş gibi.
Dahası, eğer bir kente hizmet götürmenin yolu iktidar partisinin kapısından geçiyorsa, ortada yalnızca belediye başkanlarının değil, merkezi iktidarın da cevaplaması gereken bir mesele var demektir.
Çünkü kamu kaynakları herhangi bir siyasi partinin mülkü değildir.
Hizmet, belediye başkanının seçmene karşı yükümlülüğüdür; siyasal kimliğini değiştirmek için kullanabileceği bir mazeret değil.
Çünkü hizmet etmek bir görevdir. O görevi hangi siyasal ilkeler doğrultusunda yerine getireceğin ise bir tercihtir.
Elbette bir belediye başkanı siyasi görüşünü değiştirebilir, partisinden ayrılabilir. Ama seçildiği siyasi kimliği değiştirdiğinde, bunun hesabını seçmenine vermek zorundadır.
‘Hizmet’ sözcüğü bu hesabın yerine geçemez.
Buradan siyasetin anlamı, dayandığı ilkeler ve ideolojik bakış açısı gibi kuramsal tartışmalara girmeyeceğim.
Çünkü bir süredir yazıyorum:
Birey siyasallaşmadı, siyaset bireyselleşti!
Siyasetin bireyselleşmesinden kastettiğim tam da bu.
Toplumsal çıkarları savunmak için siyasete giren bireyin yerini, siyaseti kendi çıkarlarını korumak için kullanan bireyin alması.
Böyle bir anlayışta artık mesele hangi toplumsal kesimi temsil ettiğin, hangi siyasal ilkeleri savunduğun değil; hangi siyasi konumda kendini daha güvende hissedeceğindir.
İlkeler koşullara, siyasi tercihler kişisel hesaplara göre değişmeye başlar.
Parti, bir siyasal mücadele örgütü olmaktan çıkıp gerektiğinde değiştirilebilecek bir adrese dönüşür.
Seçmenin iradesi ise bu hesapların arasında giderek görünmez hâle gelir.
İşte siyasetin bireyselleşmesi, benim ‘esnaf siyasetçi’ dediğim tipi ortaya çıkarıyor.
Neden ‘esnaf’ dediğimi açıklayayım.
Burada esnaflığı bir meslek ya da toplumsal sınıf olarak değil, bir davranış biçimini anlatmak için kullanıyorum.
Ekonomik yaşamda küçük esnaf, çoğu zaman kendi belirleyemediği piyasa koşullarına uyum sağlayarak ayakta kalmaya çalışır. Büyük sermaye ise ekonomik gücü ve örgütlü yapısıyla bu koşulları belirleyen karar mekanizmalarını etkileme imkânına daha fazla sahiptir.
Elbette bu mutlak bir ayrım değil.
Esnaf da örgütlenerek koşulları değiştirebilir. Büyük sermaye de yalnızca kısa vadeli çıkarlarının peşinden koşabilir.
Üstelik burada büyük sermayeye herhangi bir siyasal erdem atfetmiyorum.
Benim üzerinde durduğum, ekonomik büyüklük değil, koşullar karşısında alınan tutum.
Çünkü siyaset, yalnızca mevcut koşullara uyum sağlamak değil, o koşulları değiştirme iddiasıdır.
Oysa bazı belediye başkanlarının siyaset anlayışında bunun tam tersini görüyoruz.
Koşulları değiştirmek için sahip oldukları siyasal yetkiyi kullanmak yerine, değişen koşullara göre kendi siyasi konumlarını yeniden düzenlemeyi tercih ediyorlar.
Bu tercih kişisel çıkarlarını korumak için de yapılabilir, belediyenin kurumsal imkânlarını genişletmek amacıyla da.
Ancak her iki durumda da tartışılması gereken aynı soru:
Siyaset, koşulları değiştirmek için mi yapılıyor, yoksa koşullar karşısında siyasi konumu korumak için mi?
İşte ‘esnaf belediye başkanı’ tanımlaması burada anlam kazanıyor.
Bu arada bir şeyi de açıklamak durumundayım.
‘Esnaf belediye başkanı’ tanımlaması bana ait değil. Bizzat bir belediye başkanının kendisi için kullandığı bir tanımlama.
Elbette o belediye başkanının bu sözü hangi anlamda kullandığı ayrı bir mesele.
Benim sözünü ettiğim esnaf belediye başkanlığı, siyaseti ilkelerle değil, günlük hesaplarla yapma anlayışıdır.
Dün savunduğunu bugün unutmak, dün karşı çıktığının bugün yanında durmak, bütün bunları da ‘hizmet’ adı altında pazarlamak...
Üstelik bu anlayışta seçmenin iradesi de pek önemli değildir.
Nasıl olsa seçimden seçime hatırlanacak bir ayrıntıdır!
Oysa belediye başkanlığı bir dükkân, seçmenin oyu da o dükkânın sermayesi değildir.
Ama esnaf belediye başkanlığı anlayışında asıl mesele dükkânın açık kalması, tezgâhın dönmesi ve mümkünse iktidarla aranın iyi tutulmasıdır.
Tabela değişmiş, seçimde verilen sözler unutulmuş, siyasi ilkeler rafa kaldırılmış... Ne gam!
Yeter ki işler yürüsün!
Adına da ‘hizmet’ densin!