Bugünkü Körfez Gazetesi’nde gazeteci Yusuf Yavuz imzasıyla yayımlanan haber, Türkiye’nin iklim politikalarındaki çelişkileri bir kez daha gözler önüne serdi.

Habere göre, Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na (COP31) yalnızca altı gün kala, korunan doğal alanlarda hidroelektrik (HES) ve rüzgâr enerji santrali (RES) yatırımlarına yeni izin olanakları getiren ilke kararları yürürlüğe girdi.

Bir yandan iklim krizine karşı mücadele iddiasıyla dünyanın en önemli iklim konferanslarından birine ev sahipliği yapacaksınız, diğer yandan koruma altındaki doğal alanları yeni enerji yatırımlarına açmanın koşullarını düzenleyeceksiniz.

“Bu ne yaman çelişki!” dediğinizi duyar gibiyim.

Ama COP31’in arka planına baktığımızda, ortada bir çelişkiden çok daha fazlası olduğunu görüyoruz.
Açıklayayım.

COP31, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında gerçekleştirilen uluslararası bir konferans. Organizasyonun finansmanında ev sahibi ülkenin katkılarının yanı sıra özel sektörün sponsorlukları da yer alıyor.

İşte meselenin can alıcı noktası da burada.

Türkiye’de düzenlenecek COP31’in ortakları ve destekçileri arasında kimler var, biliyor musunuz?

Cengiz Holding, Limak Holding, IC Holding ve Rönesans Holding!

Kamuoyunda “beşli çete” olarak anılan sermaye gruplarından dördü.

Bu bilgileri geçtiğimiz hafta Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan yazısında Zülal Kalkandelen de gündeme getirdi.

COP31’in resmî listelerinde Cengiz Holding uygulama ortakları arasında yer alırken Limak, IC ve Rönesans Holding iklim destekçileri arasında bulunuyor.

Peki, bu şirketleri nerelerden tanıyoruz?

Rize İkizdere’de taş ocağı projesine yönelik çevre protestolarından...

Akbelen Ormanı’nda kömür madenciliği nedeniyle yaşanan tartışmalardan...

Cerattepe’de madencilik faaliyetlerine karşı yürütülen mücadeleden...

Bunlar yalnızca birkaç örnek.

Üstelik mesele yalnızca madencilik de değil.

Türkiye’nin hidroelektrik enerji yatırımlarına baktığımızda Cengiz ve Limak, büyük özel sektör yatırımcıları arasında yer alıyor.

Yani COP31’in ortakları ve destekçileri arasında bulunan bu şirketler, aynı zamanda Türkiye’nin doğal kaynaklarından ekonomik değer üreten büyük enerji sermayesinin de önemli aktörleri.

Şimdi yeniden Yusuf Yavuz’un haberine dönelim.

3 Kasım’da Resmî Gazete’de yayımlanan ilke kararları, belirli koruma statülerindeki doğal alanlarda HES ve RES projelerine, ekosistem değerlendirmesi ve ilgili izin süreçleri gibi koşullarla olanak tanıyor.

Üstelik RES projelerinde daha önce bulunan 50 megavatlık kurulu güç üst sınırı da yeni düzenlemede yer almıyor.

Tam da COP31’e altı gün kala!

Elbette bu kararların COP31’in ortakları veya destekçileri için çıkarıldığını söyleyebilmek için elimizde somut bir kanıt bulunması gerekir.

Ancak bu durum, ortadaki siyasi ve ekonomik tabloyu sorgulamamıza engel değil.

Çünkü sorulması gereken soru oldukça açık:

Bir yandan iklim krizine karşı mücadeleden söz ederken, diğer yandan korunan doğal alanlarda enerji yatırımlarına yeni olanaklar sağlayan bu düzenlemeler kimin yararına?

Dahası, doğal kaynaklar üzerindeki ekonomik faaliyetleriyle çevre tartışmalarının odağında bulunan şirketlerin bir iklim konferansında ortak ve destekçi olarak yer alması, nasıl bir iklim politikası anlayışına işaret ediyor?

Burada asıl mesele yalnızca COP31’in kimler tarafından desteklendiği değil.

İklim krizine karşı mücadelenin, doğayı korumak yerine sermayeye yeni yatırım alanları açmanın gerekçesine dönüşüp dönüşmediğidir.

Günümüzde artık darb-ı mesel hâline gelmiş bir politik aforizma vardır:

“Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser!”

Şimdi ağacın gölgesini değil, suyunu, rüzgârını, toprağını da ekonomik değere dönüştürmenin yolları aranıyor.

Üstelik bütün bunlar, iklimi kurtarmak adına yapılıyor!